Pazartesi, Kasım 04, 2013

Pembeli Morlu

Zaman zaman renklere takılıyor kafam… Garip şeyler bunlar, vallahi bak. Bir düşünsene, lütfen.
Arada kaldıysan daima pembe olanı seç. Kadınsı yanı umurumda değil. Pembe kadar kafası karışık bir renk daha bulamazsın. Neyin yanına koyarsan koy, hangi koşulda olursa olsun yanına geldiği şeyi bütünler şu ya da bu şekilde… ve bozar aynı zamanda. İşte bu yüzden pembeyi seviyoruz ve nefret de ediyoruz aynı zamanda okuyucu. Benimle misin?
Tamam, evet… kabul ediyorum ben öküzün tekiyim, kadın demeye bin şahit gerekli filan. Ama bu pembeyi sevemeyeceğim anlamına gelmez. Mesela geçenlerde giysilerimin –iç çamaşırı bazında konuşuyorum- çoğunun pembe olduğunu fark ettim. İlginç değil mi sence de? Yani hayatım boyunca kendimi hep kapkara bir kadın olarak görmüşümdür oysa. Çekmeceyi açıp pembenin her tonunu bir arada görmek çok garip geliyor bazen. Ama hoşuma da gidiyor. Yüzeydeki “karadul” imajımla da gayet örtüşüyor bence bu şeker pembesi olayı, biraz daha ayrıntılı düşünürsek.
Hahaha ulan! Uyarmıyorsun da okuyucu, haddinden fazla bilgi verdim sana sanırım. Esas takıldığım şey bile değildi bu üstelik. Her neyse…
Diyeceğim o ki, mesela şunu şu renkle karıştırırsan bu renk olur... vs. Neden böyle bu işler? Ya da siyah ve beyaz (ki bir Beşiktaşlı olarak çok severim) neden renk değil de ton olarak adlandırılmış? Sonra bu renk denen nanelerin isimlerini kim, ya da kimler bulmuş acaba çok merak… bir de kahverengi neden kahverengi? Her birinin sarı, yeşil, mavi, mor, kırmızı, pembe… gibi isimleri varken kahverengi için isim bulamamışlar mı? Hadi diğer renkleri tanımlayacak çok fazla seçenek vardı da ondan böyle düşünmüşler desem, kahverengi bir tek kahvede mi var? İlk aklıma geleni söylüyorum : toprak?
Renklerin isimleri nereden gelmiş diye oturup kafa patlatmak çok eğlenceli ama araştırma yapmaya çok üşendim be okuyucu… Biliyorsan sen söyle, uğraştırma beni akşam akşam. Bak işim gücüm var. Bir de sen üstüme gelme gözünü seveyim.

Yaşlanmak mı?

Ne yaşlanması oğlum hasta mısınız? Ben inanmıyorum yaşlanmalara filan… Bugün varmışız, yarın yokmuşuz ya zaten… nereye yaşlanıyorsun lan? Başlamadan bitiyormuş zaten hikaye, çoklarına göre. Pıt diye geldik (gerçi bunu anneme sorsan, muhtemelen “nah pıt diye geldin!” derdi ama neyse), hop diye de gideceğiz işte… bu kadar basit. Neyi zorluyorsun ki? Yaşlanacakmış… bir de kibarcası var yaş alacakmış… olgun ve erdemli yetişkinler olacakmışız… Bırakın bu işleri, öleceğiz oğlum bugün-yarın. Eli kulağında gittik gidiyoruz neredeyse işte.
Başlarım yaşlanmasına o zaman, reddediyorum. Size de tavsiye ederim, çok eğlenceli. Sen altı yaşındaymışsın gibi davrandığın müddetçe, kimse aksinde diretemez…  hayır, yalan söyledim. Pek âlâ da diretebilirler, ama kim takar? Altı yaşındayım oğlum ben, dünya ipimde değil ki… Sen istediğin kadar yırtın dur karşımda, ben akşam annem köfte-patates yapacak mı? onun derdindeyim.
Hop! Bak bitti, öldü orada birisi duydun mu? Duymadın tabii, nereden duyacaksın ki? İşin gücün var senin, büyüdün, olgun bir kariyer insanısın. Daha evleneceksin, çocuk yapacaksın… belki çok paran olursa genç bir karı da bulur takılırsın. Ulan sıra sana gelince çok güleceğim ha, bunu böyle bilesin.
Hop! Öldün, gördün mü? “E… ama daha yeni başlamıştık… yaşlanmayacak mıydık? Karı-kız, ev-araba, hayaller…?” Öperler adamın hayalini o noktada. Öldün oğlum. Bitti film. Ne yaşadın? Çok çalıştın, çok kazandın mı? Çoluk çocuk filan harap olmuşlar arkandan, yazık… Hahaha çok salaksın lan. Keyif aldın mı bari, ondan haber ver? Çocuklardan belli gerçi, birkaç defa seks yapabilmişsin en azından. Bu yüzden tebrik ediyorum seni güzel kardeşim. Ama şahsen ben başka bir şey göremedim senin hayatında… çok ciddiye almışsın her boku, çok gerçek yaşamışsın, çok hayat adamı olmuşsun… içim parçalandı. Kusura bakma ama, hahahaha öldün lan resmen!
Haa mirasından pay alamayacağım belliydi zaten, tanışmıyoruz bile neticede. “Beni tanımayanı ben hiç tanımam anasını satayım!” , diye atarlanasım yok diyemem, ama ben seni birazcık tanıyor gibiyim. Senin gibi çok var hacı. Neyse dur şimdi, zaten ölmüşsün çok üstüne gelmek istemem… Hahaha! Lan, resmen hâlâ komik be!
Esas diyeceğim o değildi ama bak, bana mirasından pay bırakmadığın için teşekkür ediyorum sana. Vallahi oğlum! Para kesin bozardı beni, gider salonun ortasına jakuzi filan yaptırırdım ben. İçimde bir yerlerde hayvanca bir görgüsüzlük var hissediyorum.

Gerçi düşününce şurada bir jakuzi olaydı da, bunları kıçım donarak değil, sıcacık köpüklü sular içinde yazaydım fena mı olurdu? Of… içim bir tuhaf oldu, gidip bir duş muş alayım da kendime geleyim. Ne? İçine sıçayım mı dedin? Hahaha! Ulan geri zekâlı nereye sıçıyorsun? Öldün ya sen, unuttun mu?

Çarşamba, Nisan 24, 2013

Yenilik


Eskisi gibi değil
Değişti her şey

Eskidi ruhum
Değişti işler

Cumartesi, Nisan 13, 2013

En sahtesi


Şimdi her şeyin en güzelini getirse bana, en mükemmelini, en gerçeğini getirse şu anda… fark edecek mi? Kafamdaki sahteliğin verdiği harikulade hissi ezip geçebilecek mi getireceği en güzel, en harika şey?

En çok o sevdi beni mesela… tüm sevgililerden daha fazlaca. Diğer bütün insanlardan çok olarak sevdi beni. Doğru dürüst tanımıyor bile üstelik, çok iyi de tanıyor bir yandan… ben çok karışığım, ama o çok sevdi beni, kendisi bile bilincinde değil sanki. En çok o sevdi ya, sorguladım. Nedendi? Ne içindi? Bir şey vardı mutlaka, kesin bir şey bekliyordu benden. Arkadaş bile değildi, bırak sevgiliyi. Öylesine sevecek değildi ya. İnsan insanı yok yere gerçekten sevebilir mi?

İçim içimi yedi, aklım başımda değil… en çok onu sevdim ben. Tüm diğerlerini sevdiğim gibi. Hep en son gelen, en çok değil miydi? Değildi. Zaten o da en son gelen değildi, gelişinden beri kim bilir kaç sevgi eskidi…

Hiç tutmaz ya anlatılmak istenen ve anlatılan. Hiç görmez ya insan burnunun ucundakini. Çok doluyuz, çok meşgul kafalarımız, çok karışık duygularımız, çok… hayat çok… hayat gibi.

Hala en çok o seviyor beni. Ama şimdi kafamdaki o en güzel şeyin, en sahtesini görebilse… gerçekten benimle aynı şeyi görecek mi?

Salı, Şubat 19, 2013

Yedek Kulübesinden Sevgilerle...


"seviyorsan git konuş bence." dedi, kalakaldım. 
nereye gidecektim? hangi birine, ne diyecektim?
"çok fazla şeyi, çok fazla seviyorum ben. hepsini söyledim, hiçbiriniz anlamadınız..." dedim, kalakaldı.
ne diyecekti? hangi birini anlayacaktı?

sonradan fark ettim ki;
meğer yine yedeklerde kalmışız... 
insan arıyor, yoklukta özleniyor... özlem.
oğlum çok güzel acı çekebilirdim ben, çok güzel özleyebilirdim.
izin vermiyorlar ki.
yanaşsa biraz birisi, ama gerçekten yanaşsa...
inansam orada olduğuna...
takılıp gideceğim peşinden.
nereye götürürse... 
nereye giderse...
tutup kolumdan götüren yok ki.

Perşembe, Ocak 10, 2013

Aşk Saçmalığı


Sana vermek isterim
Bana ait ne varsa...

Gel de al
İşine yararsa...

Perşembe, Aralık 27, 2012

Her Kimse, İşte O'na.

     Sana tapıyorum... Başka nasıl anlatılır ki? Tüm insanlığa anaç bir aşkla bağlanmak gibi. Dünya daha yaşanır, hayat daha çekilir gibi. Sanki hiç kötülük yok, kötü hiçbir şey görmemişim, kimse ölmemiş, kimse ölmeyecekmiş gibi...

     Tapıyorum sana... Bütün o görülmemişler, yaşanmamışlar... bilinmeyen denen şeyler silindi gitti. Eksiklik kalmadı, tamamlandım sanki...

     Sana... din gibi işte, görüp-duymak, bilip-anlamak gerekmiyor. 

     Oralarda bir yerlerde gülümsüyorsun ya huzur doluyorum.

      Varsın ya, yeter... Sana tapıyorum!

Cumartesi, Aralık 01, 2012

Anlatabildim mi?


Anlatamadıklarımı da bildiğin kadar
Seninim...

Ve sen,
Anlatabildiklerim kadar
Benim olabilirsin ancak...

Çarşamba, Şubat 16, 2011

Haykırdım, Denizden Başka Duyan Olmadı...

Değişsin istediklerini değiştiremedin, çünkü başta sen değişmedin. Gelsin istediklerini getiremedin, çünkü başta sen gitmeyi beceremedin. Şimdi oturmuş ağlıyorsun, yorulduğundan şikayet ediyorsun ya, hakkın yok... çünkü hayatında olan biten her şeyin sorumluluğu senin.
Söylemezse ne hissettiğini nereden bileceğim diyorsun... Peki ya sen, sen söyledin mi? Bu korkaklık iliklerine kadar işlemişken, nasıl anlatacaktın ki... nasıl diyecektin, gel yanıma, seninle ağlamak istiyorum diye?
Korkmakta haklı olduğunu düşünüyorsun ya... Öyle bile olsa değmez miydi çabalamaya, zaten varmayacak mı sanki her şey olacağına...?
Şimdi koş git o denizin, o kenarına... Git oraya, bağır, çağır, anlat denize derdini... Deniz de dinleyecek belki seni, peki deniz yardım edebilecek mi? Deniz gibi dinleyecek ve üstelik cevap da verebilecek birine gitmek daha iyi değil mi?
Sevmekten korkmuyorsun biliyorum, yaralanmaktan korkuyorsun yeniden... Reddedilmek değil umutlarını yıkan, yalnızlığa döndüğünü yeniden görmek...
Kadınlığını hissetmek için ihtiyacın yok, bir erkeğe. Ama erkekliğini hissettiğin omuzda dinlenmen gerek. Boş iltifatlar değil duymak istediklerin, biliyorum. Dolu dolu bakan gözlere dokunmak...
Ve yanında birisi olması gidermiyor bu yalnızlık hissini, biliyorum. Yanında 'bir'isi olmalı illa ki.

Pazartesi, Ocak 31, 2011

Bugün

Gün... herkes için farklı anlamlar yüklenmiş bir halde başlarken... Bazılarımız için yepyeni bir hayat, bazılarımız içinse bir son. Bugün de tamamlayacak değilim, yarım bıraktığım onlarca cümleyi... Bugün de görecek değilim, hiç gitmediğim onlarca yeri. Her yeni gün, yepyeni şeyler yapmak zorunda değilim, tazelenmek, yaşamın hakkını vermek için... Ama bugünü doldurmak zorundayım, yeni cümlelerle... kimisi yarım kalmak mecburiyetinde olsa da.
Hayat, denese de tamamlamayı cümlelerimi... o bile göremez aklımdan geçenleri. Birileri beyhude çabalıyor, savaşmak için. Ben oluruna bırakıyorum, yine.
Eski dostlar... eskiden dosttular bize, hatırlıyor musunuz? Hala var onlar, hala değişmedi pek çoğu. Ama biz... biz değişmedik mi? Bu yüzdendi eskimeleri. Her zaman, aynı şeyleri düşünemezdim ki. Sevgisizlik değil, isteksizlik hiç... yeni olan şeyleri paylaşamayacak olduktan sonra, neyleyim küflenmiş hikayeler dinlemeyi?
Süslü cümleler kurabilir, pek çok sevgilinin aklını çelebilirdim oysa. Acıklı bir öyküye bağlayabilirdim çoklarını... Süper kahraman olduklarını hissettirebilir, duyguları ve egolarından beslenebilirdim. Yapmadım... Sevebilirdim hepsini. Gerçekten, çok sevebilirdim. Bunu da yapmadım...
Kendime hayrım yoksa ne olmuş? Tüm insanlığı kandırabilirdim, renkli yalanlarla. Yeni doğmuş bir bebek kadar masum ve bir kedi kadar bilge gözlerle bakabilirdim yüzünüze. Tüm dileklerinizi verebileceğime inandırabilirdim çoğunuzu. Sizin öykünüzü yazabilir ve yarım bırakıp kaçabilirdim, ruhunuz duymaksızın. En kötü sonu size sunabilir ve yine de gülümsemenizi sağlayabilirdim. Yalan söylemiyorum, bazılarınız biliyor. Abartıyor bile değilim, ama kiminiz küçümsüyor, hissediyorum.
Yalnızlık, özgür kılıyor ruhu... ve özgürlük ise güçlendiriyorsa. Bugün içimden taşmakta olan kudretin boyutlarını tahayyül dahi edemezsiniz.

Pazar, Ocak 09, 2011

Hissiz

Canım yanıyor...
Şöyle ki;

Sanki biri
Sökmüş de kalbimi
Yerine bir alev topu
Koymuş gibi...

Konuşmaya açsam ağzımı
Ateş püskürüyorum...

Canım yanıyor,
İçim acıyor,
Kalbim yok...
Hissetmiyorum.

Pazartesi, Aralık 13, 2010

Geçer Geçmez

Ağlamak istiyordu yazar o gece... Her saniye biraz daha büyüyen bu hisle çarpışmak yoruyordu insanı. Zorlanmaktan bıkmıştı, yalnızlıktan da. Aslında yalnız değildi o gece yazar. Ama her nasılsa yapayalnız hissediyordu kendini.
Bu yalnızlığı kendi seçmişti oysa. Peki şu anda hissettiği bu bütün hüzün nedendi? Bilemiyordu. Ümitlenmişti belki... belki ümitlendirilmişti. Boş, boşuna ümitler... Ümitlerinin boşuna çıkması mıydı yazarı bu denli yalnız bırakan? Öyle sanıyordu. Ağlasa geçer miydi ki? Peki ya anlatsa saatlerce geçebilir miydi? Bu soruların cevaplarını herkes gibi yazar da biliyordu. Geçmezdi... geçmeyecekti. Düşündükçe, içinden çıkamadıkça vazgeçti yazar...
Sonunda soğuk havaya teslim etti kendini. Kupkuru ayazın ciğerlerini delip geçmesine izin verdi, bir geceliğine. Sabahın ilk ışıkları görünmekte iken ayazla vedalaştı, kar bulutlarına selam verip penceresini kapadı. Perdeleri çekerken gülümsüyordu... Geçecekti, biliyordu.
Uyumadan önce son kez pencereyi araladı, perdelerin ardına saklanarak gökyüzünde gördüğünü sandığı yüze doğru fısıldadı; "Geçer geçmez geliyorum."

Perşembe, Ekim 14, 2010

Şizofman İçin Karalamalar

Günün en güzel saatinde

Bir merhabaydı duyduğu

Her rastlantı gibi geldiğinde

Herkesin en mutlu olduğu



Harfler kalkıp gidiyor hikayemden, durduramıyorum. Anılardan bahsetmek istemediğimi anlıyorum, gerçekler anlatmak istediğim, hissettiklerim..


Çok eski değil, en eski de değil hayatımda. Ama en çoklardan biri. Hani şu üçlü... onların bir diğer "tek"i. Burada 'tek' kelimesinin neden tırnak içerisinde olduğunu az sonra anlayacaksınız, bir-iki paragraf daha sabredin.

Aylarca konuşmadığımız olabiliyor bazen, sonra sanki hissetmiş gibi tam da ihtiyacım olan anda bir ses ediveriyor. Canı sıkıldığı, yalnız kaldığı için değil arayışı... özlediği için, ya da öyle istediği için, sebepsiz. Anlayamıyorum, fakat anlamak da istemiyorum. Sanırım en çok bu gizemin, gizem oluşunu seviyorum.

Ben pek konuşkan değilim, genellikle. Buna rağmen bugüne dek, tam otuz saat boyunca konuşmayı başarabildiğim tek insan o. Herşeyini bildiğimi sandığım, herşeyimi biliyor sandığım ve yine de zaman zaman kendisiyle ya da benimle ilgili beni şaşırtmayı başaran tek insan. Aslında herşeyimi bilen bir kaç kişiden biri, ancak herşeyin her ayrıntısını bilen tek. En yakınlarımdakilere dahi yanlış anlaşılabilirim korkusuyla, belki de sırf utandığımdan diyemediğim herşeyi anlatabileceğim, asla utanmayacağım ve beni asla utandırmayacağını bildiğim tek kişi belki. Şüphe duymayacağım, tek. Durumumu bilen, anlamasa da anlayış göstermeyi başarabilen tek. Bir krizin öncesinde ve sonrasında yardım aldım pek çok kişiden, ama o, devam eden bir krizi durdurabildiğine şahit olduğum tek insan. Konuştuğumda bir kez bile inanmazlık görmediğim, aksine gözlerinde koşullar ne olursa olsun hep destek gördüğüm tek tanıdığım. Benim hayatımda yer etmiş ve ona kesinlikle ters olan şeyler için dahi yutkunup yanımda kalabilecek gücü kendinde bulan, ihtiyacım olduğunu bildiği her an kilometrelerce uzaktan elini omzuma koyabilen dosttan öte desteğim.


"Gerçek dost sizinle birlikte ağlayan değil, ağlarken sizi güldürmeyi başarandır." diye bir söz vardır ya hani. İşte bu cümlede adı geçen 'gerçek dost' onun ta kendisi. Hissediyor, biliyor bu düşüncemi içten içe. Biliyorum. Bildiğini bilmek, anlatamıyor olmanın ağırlığını hafifletiyor biraz da olsa. (Keşke gerçekten ne denli değerli olduğunu ona anlatabilecek gücüm olsa, keşke herşeyi açıklayabilecek kadar kuvvetli olsa kalemim diye düşünüyor yazar.) Sonra bilgisayar ekranındaki boş sayfayı açmış, elimden geldiğince anlatmaya çabalıyorken buluyorum kendimi. Yerini asla dolduramayacağımı biliyorum, kimsenin anlamasını bekliyor değilim. (Sonraki cümleyi yazarken hafif bir tebessüm eşliğinde ekrana göz kırpacak yazar.) Sen anlıyorsun.

Cuma, Eylül 17, 2010

Arada Bir Yerde

Açık pencerenin önünde oturmuş, güneşin doğuşunu bekliyordu. Tedirgin görünmüyordu, ama huzurlu da sayılmazdı. Yalnız insanlara özgü, o garip ifade, yüzüne vuran güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanıyordu.
Ay henüz tam anlamıyla kaybolmamış ve güneş de tamamen doğmamıştı. Gece ve gündüzün arasında durduğunu hissedip gülümsedi önce, sağına soluna dönerek birşey arar gibi. Sonra paylaşacak kimse olmadığını fark edip, iç çekerek koltuğundan kalktı. Birkaç adım attıktan sonra, geri döndü ve sehpanın üzerindeki fincanı aldı, pencereyi ve perdeleri kapatıp mutfağa girdi. Fincanı lavabonun içine bırakıp, tezgaha yaslanarak bir süre durdu. Düşünceli görünüyordu. Musluğu açıp fincanını çalkaladı ve sıkıntılı, güçsüz adımlarla mutfaktan çıktı.
Kısa bir süre sonra yatak odasının kapısında durmuş, büyük, boş yatağa bakıyordu. Gözlerinde, birikmiş göz yaşları ışıldadı kafasını yukarı kaldırırken. Başını indirdiğinde göz yaşları akıyordu yanaklarından. Yatağa girdi, her zamanki gibi yatağın sağ tarafına kıvrıldı ve solundaki yastığa sarıldı. Gözlerini yummuş bir halde uzun süre bekledi. Sonra yastığı bırakıp ardına dönerek biraz da böyle bekledi. Uyuyamıyordu. Yatakta doğrulup, solunda duran yastığı karşı duvardaki fotoğrafa fırlattı ve
"Gece ve gündüzün arasında duruyorum, duyuyor musun?" diye haykırdı...

Çarşamba, Eylül 15, 2010

Yazı İşleri

Güne her zamankinden farklı başlamadım. Bugün farklı herhangi birşey yapmış da değilim. Ama nedense farklı gibi herşey, farklı görünüyor bugün bana. Sanki kafamın içerisindeki panik biraz olsun durulmuş gibi. Ya da sesler daha suskun.
Huzur bulmadım, huzur değil hissettiğim. Ama az da olsa sakinleşmiş gibiyim bugün. Mutfağa girdiğimde incelemedim etrafımı korkuyla. Oturduğumda korkmadım ayaklarımı uzatırken koltuğa. Hala hissediyorum eski sıkıntılarımı, ama sorun değil. Biraz olsun sakin uyanmak güzel kıldı günümü.
Yine vazgeçmek beklemekten, birşeylerin yoluna girmesini. Beni özgür kılan bu oldu, sanıyorum. Sanıyorum yeniden yazabileceğim bugün. Umutluyum. Huzur bulacağım bugün yazabilirsem. Uzun zamandır uzağımda kalan o his, yeniden yanıbaşımda olacak. Heyecanlanıyorum bunu düşündükçe, heyecanlanmaktan kendimi alamıyorum. Kalp atışlarım hızlanıyor, yazabilmek fikri bile mutlu kılıyor...

Cumartesi, Ağustos 28, 2010

Döngü

Yorgunum, uykusuzluktan yorgunum ve yorgunluktan uykusuz.. Bir kısır döngü içerisindeyim yine.. İstiyorum, olmuyor.. Ya da oluyor, isteyemiyorum..
Sıkıntıdan yorgunum bugün.. Yorgunluktan sıkkın.. Bir başka kısır döngü içerisindeyim yine.. Yapıyorum, olmuyor.. Yapmayınca oluveriyor..
Yardım değil istediğim, destek bekliyor da değilim.. Anlayıp yalnız kalmak, yalnız kalıp anlamak istiyorum sadece.. Umutlu bir yalnızlık istiyorum.. Anlaşılabilir bir yalnızlık..
Sevgi istiyorum, istemiyorum.. Şefkat istemiyorum.. Yanımda olmayın bugün.. Bugün uzaktan, çok uzaklardan sevilmek istiyorum.. Umutlanmak istemiyorum, hayal kurmak istemiyorum.. Sizi istemiyorum bugün, kendimi istemiyorum.. Gerçeğe uyanmak istiyorum bu defa uyuduğumda.. Ne olacaksa olsun istiyorum, ne olacaksa göreyim..
Ama bugün için yalnız kalabilmeliyim..

Çokomalimim

Tanıştığımız günü dün gibi hatırlıyorum diyebilmeyi çok istediğim, ama hatırlayamadığım üç kişiden biridir o.. Aynı zamanda bu üç kişi, en sevdiğim üç kişidir de.. Arkadaş değil, kardeş kategorisine dahildirler.. Üçünü de eşit seviyor olmama rağmen, onun başka özellikleri vardır ki diğer herkesin arasından sıyrılmasını sağlar benim için.. Neresinden başlayacağımı bilemediğim bu hikaye çok özel bir günle başlamalı anlatılmaya..

***

Bir gün işe gittiğimde ofiste bekliyordu.. Bana bir sürprizi olduğunu söyledi, elinde üzerine delikler açılmış bir kutuyla, masanın arkasına bir şey arıyor gibi bakınarak.. Sonra duvarın dibinde yerde yürüyen minicik şeyi alıp tanıştırdı bizi, "Rıfkı".. Kendisine bir gonzales almıştı ve bana da bir tane almıştı hazır oradayken.. O günü hiç unutmayacağımı ben biliyorum, o bilmiyor.. ama az sonra herkesle birlikte kendisi de öğrenecek.. O gün benim hayatımda ilk defa sebepsiz bir hediye aldığım gündür.. Daha fazla uzatıp o günün özelliğini kaybetmesine göz yummayacağım şimdi.. Bilmeniz gereken tek şey şu ki, o, "Sadece o anda aklında yer edinebildiğiniz için size bir canlı hediye edebilen"dir..


Evlerimiz yakındı uzunca bir zaman için ve herşey çok güzeldi o zamanlar.. Gecenin üçünde keyifli olduğum (olduğu) için, ya da keyifsiz olduğum (olduğu) için kapısını çalabiliyordum.. Bazen sadece yeğenimi (Brownie) sevebilmek için gittiğim yerdi orası, bazen sadece diğerlerinden uzaklaşmak için.. Kendimi güvende hissettiğim çok az yerden biriydi onun evi, o orada olduğu için.. Kendi evimde ağladığımı bildiği için üşenmeyip gelir, beni yataktan çıkarıp kendi evine götürür ve oyalardı çocuğu gibi.. Onun için yemek yapmayı severdim, benim için yemek yapmasını da severdim.. Yediğim en iyi kanlı parmağı (salçalı sosis) pişiren kişidir de aynı zamanda.. Şimdi eskisi kadar yakın değil evlerimiz, ama inanıyorum ki biz hala öyleyiz.. Yalnız kaldığımda, ya da kalamadığımda, gece müzik dinlerken, burada olsa da, olmasa da hala dertleşiyorum onunla.. Ailemin duvarlarla sohbet ettiğimi sanıyor olması önemli değil, bilmiyorlar orada onun olduğunu.. Bilmiyordu bunu yaptığımı, belki hissetmiyordu da, ama okuyacak herkesten çok daha iyi anlayacağı kesin.. (yazar kıkırdıyordu bu son satırları yazarken.) Kısacası, yakın ya da uzak olması fark etmez, çünkü o daima "Kronik komşu"m olarak kalacak..


Hiç gitmek istemediği bir yere bile, ben tek başıma gitmekten korkuyorum diye gelebilendir o.. Pek çok yerde, pek çok partide dans ettim onunla.. Herşey bir yana da, dans edebilendir o, dans ettirendir aynı zamanda.. Bazılarında migren kisvesi altında ne badireler atlatıldığını biliyorum.. Hala bazen çilekli kokusu geliyor burnuma migren ilacının.. "Ne yapıyor acaba bu ara, iyi mi?" diye sık sık anıyorum ismini.. Diğerlerinin kelimenin tam manasıyla yalnız kalabilmesine hep imrenmişimdir ve bu konuda beni anlayabilecek tek tanıdığımdır o.. En korkutucu sanrılarımla dalga geçebileceğim kişidir ve bu şakaların aslında pek de şakayla ilgisi olmadığını en iyi bilendir.. Bu konuyu da çok uzatmayacağım.. "Aslında normal olan bizleriz, onlar deli" diyebileceğim kişidir o..


Anlatabileceğim çok şey var onunla ilgili, ama daha fazlasını paylaşmak istediğimden pek de emin değilim.. "Mim" diye çağıranlar da vardır onu, "Mali" diye de.. Ama onu tanıyan herkes bilir ki, "Çokomel"dir o aslında.. (Bu son cümleyi yazarken de kıkırdamış olabilir yazar, kimbilir..)


Doğum günün tekrar kutlu olsun... İyi ki de doğmuşsun!

İyi ki varsın... İyi ki dostum olmuşsun!

Cumartesi, Temmuz 10, 2010

Gecenin Sınırını Aşmak

Gölgelerin dansını izliyordu.

Yanan sobanın ateşi, küçük pencerelerden, ufacık birer güneş gibi etrafa yansıyor, yayılıyordu. Gölgeler bu küçük güneş ışıklarından kaçışırken adeta dans ediyor gibiydiler.

-Yalnız mıyız? diye sordu, genç.

Sesi boşlukta yankılandı. Genç, köşede duran sobayı ardına almış, karanlık odanın ortasında, yere bağdaş kurmuş oturuyordu. Karşısında, tavana bitişik, küçük ve yuvarlak bir pencere vardı. Genç başını kaldırmış, dua eder gibi bu pencereden görünen dolunaya bakıyordu.

Ay gitgide uzaklaşıyor, bu esnada genç, duvara yansıyan gölgeler gibi titreşiyordu.

-Bu ikinci yaşamı bu şekilde hayal etmemiştim, bana böyle anlatmamıştın. diye inledi genç.
-Sana aşılmaması gereken sınırları da anlattığımı hatırlıyorum. dedi yükseklerden gelen boğuk, yaşlı bir ses.
-Ölüm bir başlangıç olmalıydı, son değil.
-Her yaşamda kurallar var genç adam ve bu içinde olduğun an, kendine hazırlamış olduğun bir son.
-Yalvarırım bir şans daha...
-İyi uykular genç adam...

Bu cümlede iğrenç bir donukluk vardı ve yaşlı adamın söylediği son şey bu oldu. Yukarıda bir yerde, bir kapağın kapanma sesi duyuldu. Genç adamın titreyişi gitgide artıyor, ay gözden yavaş yavaş kayboluyordu. Genç adam titredikçe, odada metalik bir ses yankılanıyordu.

Bir kaç saat içerisinde oda aydınlanmaya başladı ve yerde bağdaş kurup oturmuş silüetin çıplak, genç bedeni, grimsi tenini saran büyük zincirler ve ardındaki siyah, uzun bukleleri görüldü. Oda gittikçe aydınlanıyor, genç adam daha da çok titriyor ve bedenine tutunmuş zincirler birbirine sürtünüp şıngırdıyordu.

Küçük pencereden güneş büsbütün odaya dolduğu sırada, betona çarpan metalin çığlığı odayı sardı. Zincirler yere düşerken, yerden bir avuç dolusu kül havaya saçılıp, titreşerek etrafa dağıldı.

Güneş ışınlarının ulaşamadığı, duvarın kör noktasında bir gölge, buklelerini savurarak pencereye uzandı ve sobanın küçük güneşleri bu eli yakalayıp yok ettiler. Havada kalan son kül zerresi, duvardaki gölgenin bukleleri arasından süzülen kızıl sıvıya konup eridi.

Cumartesi, Haziran 26, 2010

O Yeşili İstiyorum!

Defalarca beklemeyeceğim dedikten sonra, bugün yeniden beklerken buldum kendimi.. Hayat ne garip.. Konuşturuyor insanı ve ardından da yutturuyor tüm söylettiklerini.. Mutlu değilim yine bekleyişimden, zamanın hızla akıp gidişinden de mutlu değilim, zaman akmıyor hissinden de.. Bugün mutlu değilim kendimden.. Umutsuzluktan mıdır, yoksa yalnızlıktan mı bilemiyorum.. Belki de yalnızca tükürdüğümü yalıyor oluşum huzursuz ediyordur beni.. Her ne sebeple olursa olsun bugün mutsuzum.. Tek umudum bu geceye, bir iki dost sohbetine, biraz gülümsemeye..
Yeniden yanılıyor olmaktan korkuyorum.. Yeniden kaybolmaktan, ya da kaybetmekten bazı şeyleri.. Hissizim günlerdir.. haftalardır.. Birşeyler değişiyor mütemadiyen, ben aynı kalıyorum.. Hissizleşmekten korkuyordum en çok bunca zamandır.. Fazla kafa yormamak gerekiyormuş korkulara, bugün onu da anladım.. Korktuğum başıma gelince..
Duygularından başka tutunacak hiçbirşeyi olmayan ben, bugün hissedemiyorum hiçbirşeyi..
Mutlanmak istiyorum bugün, hiç yoksa umutlanmak.. Ya olursa, olursa ne güzel olurdu diyebilmek ve gülümsemek istiyorum.. Ya olmazsa, olmazsa diye düşünüp hüzünlenmek sonra.. Sonra kovalamak kötü düşünceleri, olursa fikrine sıkı sıkıya saplanıp kalmak, hayal kurmak istiyorum bugün..
Yalnız olmak istiyorum bugün evet.. Ama kafamın içinde yalnızca.. Kalbimde yalnız kalmak, yalnız bırakılmak değil istediğim bu gece için.. Güvenecek bir ikinci kalp istiyorum..
Bir öpücük istiyorum çok mu? Daha önce de anlatmıştım o ihtiyacımı.. Masum demiştim, ben yanındayım diyen bir öpücük hani.. Onun gibi yine bir öpücük istiyorum.. Sıkı sıkı sarılsın istiyorum biri bana, bırakmayacak hiç sanayım, umutlanayım istiyorum.. Biri bana sarılsın istiyorum çok mu? İçimde birşeyleri tamamlasın istiyorum birisi beni kucaklayarak.. O birisi ailem olmasın istiyorum, arkadaşım olmasın.. Yarı yabancı, yarı tanıdık olsun.. Yeni tanıdık olsun istiyorum.. Soyadım aklını karıştırıyor olsun daha, şaka gibi buluyor olsun henüz, alışmamış olsun soyadıma, garipsesin istiyorum.. İsmimle dalga geçsin istiyorum, ama yüzüme gülümsesin, sarılsın istiyorum bana bu birisi..
Yalandan gülümsemek istemiyorum bugün, başkalarına umut vermek istemiyorum gülümseyişlerimle.. Birisi yüzüme yalandan da olsa gülümsesin ki, ben umutlanayım istiyorum..
Biraz yeşil istiyorum bugün hayatımda çok mu?
O yeşili istiyorum..
O yeşili bugün istiyorum!
Bana ihtiyacım olanı versin istiyorum, yalandan gülümsesin istiyorum, sarılsın istiyorum, yanağımdan öpsün istiyorum çok mu be?
Yok mu bana biraz umut verecek yemyeşil bir babayiğit?
Gel de yeniden öykü yazabileyim...

Cuma, Haziran 11, 2010

Rehber

Karanlıkta oturuyordu. Dikkatini çeken sese doğru döndü, fakat pencereden içeri süzülen zayıf ışık huzmesi üzerinde oynaşan birkaç gölgeden başka hiçbirşey göremedi.
Yalnız olduğundan emin olmak için kalktı, etrafı dolaşmaya başladı. Oturma odasının boş olduğundan emindi, bu yüzden buradan pek de dikkat etmeden ayrıldı ve hızla bitişikte bulunan mutfağa girdi. Mutfakta da kimse olmadığına kanaat getirince, hole kafasını uzatıp dikkatle baktı. Kendi kıstaslarına göre boşluğa yeterince baktıktan sonra, sırasıyla banyo ve yatak odasını da inceledi.
Bunca araştırma neticesinde evde yalnız olduğuna ikna oldu ve tekrar oturma odasına döndü. Geniş kanepeye uzandı ve kitabını eline aldı. ‘Stephen King’in “Cep” isimli romanını okuyordu. Piyasaya çıktıklarından beri cep telefonları onu hep irrite ediyordu, bu yüzden de bu kitap çok ilgisini çekmişti. Kitabı okumaya başladığından beri de, cep telefonlarına karş duyduğu bu korku biraz daha artmıştı. Kaldığı yeri bulmak için koyduğu ayraçı tutup sayfayı açtı ve daha önce bıraktığı yerden okumaya başladı. Bir iki cümle kadar okuyabilmişti ki, bir ses daha duydu. Bu kez duyduğu ses daha anlaşılırdı. Ses devam ederken, iyice anlaşılır bir hal aldı ve gayet net bir cümle duyuldu,
“Korkman gereken şey bir kitap, ya da bazı makinalar değil.”
Sesin geldiği yöne bakarken aklını kaybettiğini düşünüyordu. Odada kendisinden başka kimsenin olmadığından emindi. Ama yine de bakmaktan kendini alamadı. Baktığı yerde gördüğü şey neticesinde irkildi. Çünkü eve bir karga girmişti. İşin asıl ilginç noktası ise karganın koltukta oturuyor gibi görünmesiydi. ‘Tanrı’m aklımı oynatıyorum. Koltuğumda bir kuş oturuyor ve benimle konuşuyor.’ diye düşünmüştü ki, sesin cevabı gecikmedi,
“Evet! İşte bu, korkman gereken, o ismini andığının ta kendisi olmalıydı.”
“Tanrı mı?”
“Elbette.”
“Ne yani seni o mu gönderdi?”
“Kusursuz bir zekanız var bayım.” diyen karga kendi türüne özgü, duyanın kanını donduracak türden bir kahkaha attı.
“Peki ama, ne için geldin? Sohbet etmek, ya da benimle dalga geçmek için olmadığını varsayıyorum.”
“Tanrı’m... Bir kuşun vücudunda oturan benim, fakat bu kuşun beyninin nerede olduğunu artık merak etmiyorum. Karga metaforunu hiç mi duymadın be adam?”
“Anlamıyorum... sen ne...”
“Şu temiz yüzlü, takım elbiseler giyen yakışıklı mı olmalıydı? Yanlış hatırlamıyorsam filmini yapmışlardı, öyle değil mi? Ellerinden geleni yaptıklarını biliyorum, ama yine de gerçek yüzümü küçümsediklerini söylemeliyim...”
“Nasıl? Şekil de mi değiştiriyorsun?”
“Tanrı’m, hayır! Ben yalnızca tüm dünya dillerini konuşabilen bir kargayım.”
“Beni küçümsemekten vazgeç! Hergün oturma odamda bir kargayla sohbet etmiyorum!”
“Pekala, o halde son bir ipucu veriyorum. Ama bu kez de anlayamazsan gerçekten aptal olduğunu kabul etmem gerekecek.”
“Kuşların gerçekten de çeneleri düşük oluyormuş...”
“Kutsal ironi! Bu donuk cesetin espri anlayışı bile varmış. Hayret verici...”
“Kim, ya da ne olduğunu söyleyecek misin, söylemeyecek misin?”
“Tamam tamam, bu kadar işkence yeter. Zaten az sonra yüzünün alacağı yeni şekli de merak ediyordum. Orağım yanımda olmadığı için üzgünüm. Cüppe giymiş iskelete ne dersin?”
Karga sözlerini bir kahkahayla bitirir bitirmez, bir kaç saniye içerisinde bahsettiği cüppeli iskelet şekline büründü. Gördükleri ve duydukları neticesinde zavallı adamın yüzündeki renk attı, omuzları düştü ve gürültülü bir şekilde yutkundu.
“Sanırım bunun bir rüya olmasını dilerdin. Ama maalesef öyle değil. Büyük annelerinizin de söylediği gibi, ‘vakti gelen gidiyor’. Şu anda olan da bundan ibaret. Ben görmek istediğim ifadeyi gördüğüme göre, seni daha fazla korkutmayacağım. Lütfen gözlerini kapa, son anlarında kör olmak istemezsin.”
Meleğin sözleri daha sonlanmadan, adam gözlerini kapamıştı bile. Bir melekle konuşmuş olma fikri adamı içten içe gururlandırsa da, bu meleğin Azrail oluşu oturduğu yerde büyük çiviler varmışcasına rahatsız ediyordu. Gözleri hala kapalı olduğu halde odaya dolan, sırasıyla parlak sarı, pembe ve yeşil ışıkları fark etti.
“Bu ışıltılar yüzünden mi kör olacağımı düşündün?”
“Evet, ama bu tam anlamıyla bir düşünce sayılmazdı. Daha önce sözlerime kulak asmayan bazı meraklı kişileri de götürmem gerektiği oldu ve senin de takdir edeceğin üzere, sonuçlar pek iç açıcı değildi. Gidilecek uzun bir yol ve bu yolda görülecek çok şey var. Ama son dakikalarında körleşen kişilerin ruhları da yolda önlerini görmekte zorlanıyorlar, uzun bir müddet. Bütün insanlık için tek bir melek olmak yeterince zor değilmiş gibi, bir de yol tarifi yapmak işime gelmiyor.”
“Hemen mi gideceğiz?”
Diye soran adam, koltukta elinde kitapla uzanmış bedenini görünce cevabın ne olduğunu anlayarak ekledi,
“Sanırım hemen gideceğiz...”
Pencerenin önünde duran adama baktığında, bu defa gerçekten de bir melekle karşı karşıya gibi hissetti, az önce iliklerine dek duyduğu korku, şimdi yerini dramatik bir romantizme bırakmıştı. Etrafından rengarek ışıklar saçan, kusursuz görünüşlü yolculuk rehberinin yanına doğru ilerlerken, önünde duran kahve sehpasının içinden geçtiğini farketmeyecek kadar sarhoştu.