Cumartesi, Haziran 26, 2010

O Yeşili İstiyorum!

Defalarca beklemeyeceğim dedikten sonra, bugün yeniden beklerken buldum kendimi.. Hayat ne garip.. Konuşturuyor insanı ve ardından da yutturuyor tüm söylettiklerini.. Mutlu değilim yine bekleyişimden, zamanın hızla akıp gidişinden de mutlu değilim, zaman akmıyor hissinden de.. Bugün mutlu değilim kendimden.. Umutsuzluktan mıdır, yoksa yalnızlıktan mı bilemiyorum.. Belki de yalnızca tükürdüğümü yalıyor oluşum huzursuz ediyordur beni.. Her ne sebeple olursa olsun bugün mutsuzum.. Tek umudum bu geceye, bir iki dost sohbetine, biraz gülümsemeye..
Yeniden yanılıyor olmaktan korkuyorum.. Yeniden kaybolmaktan, ya da kaybetmekten bazı şeyleri.. Hissizim günlerdir.. haftalardır.. Birşeyler değişiyor mütemadiyen, ben aynı kalıyorum.. Hissizleşmekten korkuyordum en çok bunca zamandır.. Fazla kafa yormamak gerekiyormuş korkulara, bugün onu da anladım.. Korktuğum başıma gelince..
Duygularından başka tutunacak hiçbirşeyi olmayan ben, bugün hissedemiyorum hiçbirşeyi..
Mutlanmak istiyorum bugün, hiç yoksa umutlanmak.. Ya olursa, olursa ne güzel olurdu diyebilmek ve gülümsemek istiyorum.. Ya olmazsa, olmazsa diye düşünüp hüzünlenmek sonra.. Sonra kovalamak kötü düşünceleri, olursa fikrine sıkı sıkıya saplanıp kalmak, hayal kurmak istiyorum bugün..
Yalnız olmak istiyorum bugün evet.. Ama kafamın içinde yalnızca.. Kalbimde yalnız kalmak, yalnız bırakılmak değil istediğim bu gece için.. Güvenecek bir ikinci kalp istiyorum..
Bir öpücük istiyorum çok mu? Daha önce de anlatmıştım o ihtiyacımı.. Masum demiştim, ben yanındayım diyen bir öpücük hani.. Onun gibi yine bir öpücük istiyorum.. Sıkı sıkı sarılsın istiyorum biri bana, bırakmayacak hiç sanayım, umutlanayım istiyorum.. Biri bana sarılsın istiyorum çok mu? İçimde birşeyleri tamamlasın istiyorum birisi beni kucaklayarak.. O birisi ailem olmasın istiyorum, arkadaşım olmasın.. Yarı yabancı, yarı tanıdık olsun.. Yeni tanıdık olsun istiyorum.. Soyadım aklını karıştırıyor olsun daha, şaka gibi buluyor olsun henüz, alışmamış olsun soyadıma, garipsesin istiyorum.. İsmimle dalga geçsin istiyorum, ama yüzüme gülümsesin, sarılsın istiyorum bana bu birisi..
Yalandan gülümsemek istemiyorum bugün, başkalarına umut vermek istemiyorum gülümseyişlerimle.. Birisi yüzüme yalandan da olsa gülümsesin ki, ben umutlanayım istiyorum..
Biraz yeşil istiyorum bugün hayatımda çok mu?
O yeşili istiyorum..
O yeşili bugün istiyorum!
Bana ihtiyacım olanı versin istiyorum, yalandan gülümsesin istiyorum, sarılsın istiyorum, yanağımdan öpsün istiyorum çok mu be?
Yok mu bana biraz umut verecek yemyeşil bir babayiğit?
Gel de yeniden öykü yazabileyim...

Cuma, Haziran 11, 2010

Rehber

Karanlıkta oturuyordu. Dikkatini çeken sese doğru döndü, fakat pencereden içeri süzülen zayıf ışık huzmesi üzerinde oynaşan birkaç gölgeden başka hiçbirşey göremedi.
Yalnız olduğundan emin olmak için kalktı, etrafı dolaşmaya başladı. Oturma odasının boş olduğundan emindi, bu yüzden buradan pek de dikkat etmeden ayrıldı ve hızla bitişikte bulunan mutfağa girdi. Mutfakta da kimse olmadığına kanaat getirince, hole kafasını uzatıp dikkatle baktı. Kendi kıstaslarına göre boşluğa yeterince baktıktan sonra, sırasıyla banyo ve yatak odasını da inceledi.
Bunca araştırma neticesinde evde yalnız olduğuna ikna oldu ve tekrar oturma odasına döndü. Geniş kanepeye uzandı ve kitabını eline aldı. ‘Stephen King’in “Cep” isimli romanını okuyordu. Piyasaya çıktıklarından beri cep telefonları onu hep irrite ediyordu, bu yüzden de bu kitap çok ilgisini çekmişti. Kitabı okumaya başladığından beri de, cep telefonlarına karş duyduğu bu korku biraz daha artmıştı. Kaldığı yeri bulmak için koyduğu ayraçı tutup sayfayı açtı ve daha önce bıraktığı yerden okumaya başladı. Bir iki cümle kadar okuyabilmişti ki, bir ses daha duydu. Bu kez duyduğu ses daha anlaşılırdı. Ses devam ederken, iyice anlaşılır bir hal aldı ve gayet net bir cümle duyuldu,
“Korkman gereken şey bir kitap, ya da bazı makinalar değil.”
Sesin geldiği yöne bakarken aklını kaybettiğini düşünüyordu. Odada kendisinden başka kimsenin olmadığından emindi. Ama yine de bakmaktan kendini alamadı. Baktığı yerde gördüğü şey neticesinde irkildi. Çünkü eve bir karga girmişti. İşin asıl ilginç noktası ise karganın koltukta oturuyor gibi görünmesiydi. ‘Tanrı’m aklımı oynatıyorum. Koltuğumda bir kuş oturuyor ve benimle konuşuyor.’ diye düşünmüştü ki, sesin cevabı gecikmedi,
“Evet! İşte bu, korkman gereken, o ismini andığının ta kendisi olmalıydı.”
“Tanrı mı?”
“Elbette.”
“Ne yani seni o mu gönderdi?”
“Kusursuz bir zekanız var bayım.” diyen karga kendi türüne özgü, duyanın kanını donduracak türden bir kahkaha attı.
“Peki ama, ne için geldin? Sohbet etmek, ya da benimle dalga geçmek için olmadığını varsayıyorum.”
“Tanrı’m... Bir kuşun vücudunda oturan benim, fakat bu kuşun beyninin nerede olduğunu artık merak etmiyorum. Karga metaforunu hiç mi duymadın be adam?”
“Anlamıyorum... sen ne...”
“Şu temiz yüzlü, takım elbiseler giyen yakışıklı mı olmalıydı? Yanlış hatırlamıyorsam filmini yapmışlardı, öyle değil mi? Ellerinden geleni yaptıklarını biliyorum, ama yine de gerçek yüzümü küçümsediklerini söylemeliyim...”
“Nasıl? Şekil de mi değiştiriyorsun?”
“Tanrı’m, hayır! Ben yalnızca tüm dünya dillerini konuşabilen bir kargayım.”
“Beni küçümsemekten vazgeç! Hergün oturma odamda bir kargayla sohbet etmiyorum!”
“Pekala, o halde son bir ipucu veriyorum. Ama bu kez de anlayamazsan gerçekten aptal olduğunu kabul etmem gerekecek.”
“Kuşların gerçekten de çeneleri düşük oluyormuş...”
“Kutsal ironi! Bu donuk cesetin espri anlayışı bile varmış. Hayret verici...”
“Kim, ya da ne olduğunu söyleyecek misin, söylemeyecek misin?”
“Tamam tamam, bu kadar işkence yeter. Zaten az sonra yüzünün alacağı yeni şekli de merak ediyordum. Orağım yanımda olmadığı için üzgünüm. Cüppe giymiş iskelete ne dersin?”
Karga sözlerini bir kahkahayla bitirir bitirmez, bir kaç saniye içerisinde bahsettiği cüppeli iskelet şekline büründü. Gördükleri ve duydukları neticesinde zavallı adamın yüzündeki renk attı, omuzları düştü ve gürültülü bir şekilde yutkundu.
“Sanırım bunun bir rüya olmasını dilerdin. Ama maalesef öyle değil. Büyük annelerinizin de söylediği gibi, ‘vakti gelen gidiyor’. Şu anda olan da bundan ibaret. Ben görmek istediğim ifadeyi gördüğüme göre, seni daha fazla korkutmayacağım. Lütfen gözlerini kapa, son anlarında kör olmak istemezsin.”
Meleğin sözleri daha sonlanmadan, adam gözlerini kapamıştı bile. Bir melekle konuşmuş olma fikri adamı içten içe gururlandırsa da, bu meleğin Azrail oluşu oturduğu yerde büyük çiviler varmışcasına rahatsız ediyordu. Gözleri hala kapalı olduğu halde odaya dolan, sırasıyla parlak sarı, pembe ve yeşil ışıkları fark etti.
“Bu ışıltılar yüzünden mi kör olacağımı düşündün?”
“Evet, ama bu tam anlamıyla bir düşünce sayılmazdı. Daha önce sözlerime kulak asmayan bazı meraklı kişileri de götürmem gerektiği oldu ve senin de takdir edeceğin üzere, sonuçlar pek iç açıcı değildi. Gidilecek uzun bir yol ve bu yolda görülecek çok şey var. Ama son dakikalarında körleşen kişilerin ruhları da yolda önlerini görmekte zorlanıyorlar, uzun bir müddet. Bütün insanlık için tek bir melek olmak yeterince zor değilmiş gibi, bir de yol tarifi yapmak işime gelmiyor.”
“Hemen mi gideceğiz?”
Diye soran adam, koltukta elinde kitapla uzanmış bedenini görünce cevabın ne olduğunu anlayarak ekledi,
“Sanırım hemen gideceğiz...”
Pencerenin önünde duran adama baktığında, bu defa gerçekten de bir melekle karşı karşıya gibi hissetti, az önce iliklerine dek duyduğu korku, şimdi yerini dramatik bir romantizme bırakmıştı. Etrafından rengarek ışıklar saçan, kusursuz görünüşlü yolculuk rehberinin yanına doğru ilerlerken, önünde duran kahve sehpasının içinden geçtiğini farketmeyecek kadar sarhoştu.

Panik

Vapurda takip ediyorlardı beni, keza sokaklarda dolaşırken de öyle... Eve gittiğimdeyse karşı binadan beni izlediklerini gördüm. Amaçları neydi, neden peşime takılmışlardı bütün bir gün boyunca, bilemiyordum...
Kimsenin işine karışan, kimsenin canını sıkan birisi de değilimdir üstelik... Onlarcasını peşime takmak isteyecek kadar kızdırdığım kişi kim olabilir? Ah! Belki de o adamdır. Ziyadesiyle sıkıntılı ve düşünceli görünüyordu o parkta otururken. Hem yanında da onlardan vardı, üstüne üstlük çok da kalabalıklardı. Yanına gidip bütün bu bağırış çağırıştan rahatsız olup olmadığını sorduğumda yüzüme bile bakmamıştı. Belli ki dostlarına hakaret ettiğimi düşünmüş olmalı diye özür de dilemiştim kendisinden oysa. Ama özrümü kaile almamış olsa gerek. Lanet olsun! Ne kadar da boş boğazım.
*****
Mutfak penceresinden onları, onların beni izleyişini gözlüyordum yemek yediğim esnada... Oturma odasında kitabımı okurken de öyle. Bütün bu olanlara hiç bir anlam veremiyordum. Gece yatağıma gitmeden son kez baktığımda, hala karşı binadan beni izlemeye devam ediyorlardı. Yapacakları herhangi bir saldırıya karşı hazırlıksız olmak fikri neticesinde duyduğum tedirginlik zihnimi öylesine zorladı ve meşgul etti ki, bütün gece uyuyamadım. Aslında gece onlara baktığım son bir kaç sefer uyuyor gibi görünüyorlardı. Ama elbette buna güvenecek değildim. Öyle ya, efendilerinin (ya da dostlarının, her neyse...) canını sıkmıştım, üstelik de bizzat kendilerini kötüleyerek. Tanrı’m keşke o sözcükler ağzımdan hiç çıkmamış olsaydı. Kendilerine göre kızmakta oldukça haklı sebeplere sahiptiler. Oysa ben onlara karşı herhangi bir düşmanlık beslemiyordum... beslemiyorum.
Gün doğarken, günün ilerleyen saatlerinde karşılarına çıkıp, onlarla yüzleşmeye karar vermiştim ki, tam da o sıralarda sızmış olmalıyım. Yatak odamda, pencerenin önündeki kanepede uyandığım esnada günün öğle saatleri epeyce geçmişti. Neredeyse akşam olmak üzereydi. Eğer onların karşısına çıkacaksam bunu bir an evvel yapmalıydım, zira alacakaranlıktan sonra karşılaşmamız fikri ensemdeki tüylerin ayaklanmasına sebep oluyordu.
Balkon kapısına geldiğim sırada içlerinden birinin çığlığa benzer bir sesle kahkaha attığını işittim. Bu ses öylesine soğuk ve korkutucuydu ki uzunca bir an kapının önünde öylece kaldığımı sanıyorum.
Kendimde biraz hareket edebilecek gücü bulduğum an hemen ceketimi ve ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Duyduğum kahkahadan sonra onlarla yüzleşmek istemediğimden emindim. Bu sebeple de dostları, pek konuşmayan ve büyük olasılıkla bu yaratıkları peşime takan adamı görmem gerektiğine karar verdim.
Yol boyunca yine beni izlediler, çoğunlukla sessizdiler, ama zaman zaman içlerinden biri o korkunç kahkahalardan atıyordu. Onlardan korkuyor oluşum belli ki kendilerini çok eğlendiriyordu. Vapurda bu kez havanın güzelliğine inat edercesine içeri oturdum. O lanet olası yaratıklardan bazıları ise bana en yakın pencerenin önüne kadar gelip her bir hareketimi izliyorlardı.
Bir süre daha bu kovalamacayı sürdürdükten sonra, önceki gün sessiz adamı gördüğüm parka ulaştım. Pek ümidim olmamasına karşın adamı hala aynı yerde –tam olarak önceki gün bıraktığım noktada– otururken buldum. Ben de gidip sessizce yanına oturdum ve sıkıntımı anlatmaya koyuldum ;

-Hala buradasınız...
-......
-Şey, şu arkadaşlarınız... Yani gerçekten can sıkıcı ve korkutucu olmaya başladı...
-......
-Ben söylediklerim için... herşey için çok üzgünüm... Lütfen söyleseniz ve geri çekilseler.
-......
-Benim hiç kimseyle bir alıp veremediğim yok bunu anlamalısınız... Ne sizinle, ne de dostlarınızla... Sadece boşboğazlık ettim... Hepsi bu...
-......
-Pekala, siz düşünün ve kararınızı verin öyleyse... Ben, gerçekten, özür dilerim. Hoşçakalın.

*****
Konuşmamızın üzerinden tam yirmi yedi gün geçti ve martılar hala zaman zaman gelip beni kontrol ediyorlar. Artık aldırmıyorum onlara ve histerik kahkahalarına. Çünkü, şimdi anlıyorum ki yalnızca çılgın zihinlere sahipler. Üstelik o adamda da garip bir şeyler vardı. Yani, bir insan nasıl olur da bu kadar sessiz olabilir ki? Tıpkı bir heykel gibi...
Şimdi tüm o olup bitene anlam yüklemeye çalışmıyorum. Düşündüm de, aynı anda hem kahkaha, hem de dehşetengiz çığlıklar atmayı başarabiliyor martı denen yaratıklar. Deliliklerine veriyor, hallerine gülüp geçiyorum...

Pazar, Kasım 15, 2009

Saç

Kanepede uzanmış, kitap okurken uyuyakalmıştı. Kendine geldiğinde gözleri ayak parmaklarına ilişti. Parmaklarını oynatabiliyordu, ama oynayamayacak kadar şişmiş gibi görünüyorlardı.
Kalkıp mutfağa doğru ilerlerken, yastıkta avuçlar dolusu saçını bıraktığını fark etmedi. Attığı her adımda ayaklarının ardına dökülen saçları da öyle. Mutfağa vardığında ilk olarak buzdolabının kapağını açtı ve içine uzun uzun baktı. Kendisini cezbeden birşey bulamamış olacak ki oflayarak kapağı kapadı ve gidiş yolunda saçtan, küçük bir patika oluşturarak banyoya seğirtti ve duşa girip sıcak suyun buharında gözden kayboldu.
******
Aynı anda salonda hummalı bir temizlik çalışması başlatılmıştı. Adamın az evvel kalktığı koltukta, ufak tefek, kızarmış pilici andıran bir vücuda sahip, tüysüz, dik ve uzunca kulaklı, patlak gözlü bir yaratık durmuş, kafasını bir o yana, bir bu yana hızla çeviriyor ve adamın ardında bıraktığı saçları elindeki çuvala (kendisinin iki katı kadardı) dolduruyordu. Ufaklık koltuktaki işinin bittiğinden emin olduğunda yere atladı ve koltuğun üzerinde bıraktığı çuvalı, ağzındaki ipten çekerek aşağı indirmeye çalışıtı. Bu iş oldukça zorlu görünüyordu. Derken çuval aniden üzerine devrildi ve ufaklık üzerine dökülen saçların etkisiyle hapşırdı. Oldukça sinirlenmiş gibi görünüyordu, ama bu sinirin de komik bir edası vardı.
Küçük adam yerdeki saçları toplayıp çuvala doldurarak banyoya kadar geldi. Duşakabinin önünde, yerde, arkasında kocaman çuval olduğu halde, kabinin camına bakarak durdu. Kabinin buğulu camı ardında kocaman bir gölge oynaşıyordu. Derken gölge aniden kayboldu. Bu esnada düşmeye benzer herhangi bir ses, ya da gürültü duyulmadı.
Bir müddet sonra kabinin kapıları zorlanarak açıldı. İçerden, kapının dışındaki küçük adama ikiz kardeşi kadar benzeyen (biraz daha uzun boylu ve şişman olması dışında), ikinci bir ufaklık çıktı. Kocaman gözlerinden mavi-yeşil arası bir renkte, küçük boncuklara benzeyen (jel yoğunluğunda) göz yaşları akıyordu.
Çuvallı küçük adam arkadaşına (belki de kardeşiydi) üzüntüyle bir an bakıp omuz silkti ve çuvalını duş teknesinin bitişiğine ulaşıncaya kadar sürükleyip bıraktı. Kendisi de teknenin içine tırmandı. Şöyle bir etrafına baktıktan sonra derince iç geçirdi ve teknenin içine biriken saçları toplayıp, çuvala doldurmaya koyuldu.

Salı, Eylül 02, 2008

Ruh Hali Tıkıntısı

Yanına yaklaştıkça
Kızıllaşan gözlerinden korktuğum
Ölüm,
Ne güzel görünüyorsun uzaktan...
İçinde yaşlanmaktan korktuğum
Yaşam,
Ne masum görünüyordun uzaktan...

Bir uçtan diğerine
Savrulmaktan yorulan zihnim,
Kararsızlıktan bitap düşmüşken,
Tam ortalarında duruyorum
Yaşam ve ölümün...
Bakıldığında eşit uzaklıktan
Her ikisi de eşit oranda korkutucu
Ve güzel olduğundan...

Bir zamandır
Ölüm ve yaşam
Arasında sıkışıp kalan
Zavallı ruhuma annelik edip,
Onu beklemenin erdemine
Alıştırmaya çalışıyordum.
Şimdi görüyorum ki
Zaten bekleyişimmiş
Onu bu denli yoran,
Oradan oraya savurup duran...
Yeni aldığım karar
-yanlış, ya da doğru- ,
Beklememek olacak...
Ne bir kişiyi,
Ne de bir zamanı gelecek olan.

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

Sabah Yorgunluğu

Aşk ki, ilk günkü kadar taze kanda.
Gün ki, ilk anki kadar yalnız, can da.

Sanki bugün doğmuş kadar yalnız ve sanki bugün doğmuş kadar sevgi doluyum şu anda. Bir çay-bir sigara, bir kahve-bir sigara... Her şeyin tek hatırası...

Her anın yalnızlığının bütünlüğünden mi geliyor sesin? Duyuyorum... biliyorum sensin. Ah bir anlayabilsem, ne dersin... Bir de görebilsem, nerdesin.

Yarın yok olmuş oluverse aniden... Gün dün değilmiş olsa... Bugünde kalsa aklım, bu anda...

Bugün olmasa ya adı günün, saat sabahın dördü olmasa, bu evde olmasam, bu ev de olmasa, olmasam... Hiç olmasam ya... Gene de olur muydu adım aklında?

aklım çok karışık...

Hayat her zamanki şakalarını yapıyordu yine... Yazar yorgundu şaka kaldıramayacak kadar, ama gel gör ki bunu hayata anlatmak olanaksızdı. Can sıkıntısı, ağlamaktan morarmış gözlerinden bile okunuyordu. Günlerdir uyumamıştı. Neden sonra o gün artık uykusuzluk çekilmez bir hal alınca sızıp kalmıştı bilgisayarın karşısında; sonra kalkıp yatağına çekilmiş uyumuştu saatlerce. Gece 23:45 te uyandığında annesi yanındaydı, meraklanıyordu artık. O her daim gülümseyen, hep mutlu gibi görünen kız kaybolmuştu işte. Yazılarındaki umut silinmişti... Hayallerinde yaşayan son damla huzur da avuçlarından kayıp gitmişti. Çok genç görünüyordu oysa bunca umutsuzluğu, mutsuzluğu taşımak için yüreği... ama gözleri, gözleri çok yaşlı bakıyordu artık. Yakışmıyordu yazara bu haller. Ama hayat öyle şakalar, öyle tuzaklar, öyle oyunlarla çıkıyordu ki karşısına her geçen gün, inanamıyordu... inanamadıkça bu oyunların içine daha bir giriyor, girdikçe kayboluyor, kayboldukça yoruluyor, yoruldukça da yaşlanıyordu. Bedeni ondokuz yaşındaydı henüz... ama gözleri, ruhu çoktan yetmişinci yaşını aşmıştı.

***

Kız pek çok zaman kafasında çakan şimşekleri paylaşmak istiyordu. Karşısına çıkan herkesle. İnterneti araç tutmuştu sonunda kendine, çünkü anladığı kadarıyla hiçkimsenin onu dinlemeye niyeti yoktu yakın çevresinde. Dostu yoktu; arkadaşlarının işleri olurdu hep, dert dinlemekten çok daha önemli işleri; ailesinin hiç vakti olmazdı kızın konuşmasına yetecek kadar. Ama herkesin anlatacak birşeyleri olurdu. Tam kız ağzını açacak olduğunda anlatılan, hiç bitmeyen dertleri olurdu herkesin ve herkes bunları kıza anlatırdı. Bilirlerdi ki kız herkesin derdini sahiplenir, kendini unuturdu. Her zaman onları dinlemek için vakti olurdu kızın. Olmasa da yaratırdı. Yeter ki anlatsınlardı, yeterki içlerinde birikip onlara acı vermesindi küçük büyük hiçbir sorunları. Kız hep kulakları açık beklerdi. Kız, ona ihtiyacı olduğunu söyleyen herkese koşardı bir yolunu bulup. Ama ya kızın ihtiyaçları ne olacaktı? Satırlarca, sayfalarca, kitaplarca yazsa acısı diner miydi kızın?

***

"Kronik depresyon!" demişti sadece doktoru kıza... Bir de "Panik atak!"... araya da "Şizofreni başlangıcı!" diye eklemişti. Yalandı oysa hepsi. Kızın hiçbirşeyi yoktu aslında. "İlgi ihtiyacı!" vardı sadece, bir de "Şevkat arayışı!" vardı, araya da "Akıl karışıklığı!"nı ekleyebilirdiniz. Deli olduğunu kabul etmişti doktorlar. Rapor vermekten, daha çok küçük olduğu ve hayattan dışlanmasını istemedikleri için vazgeçmişlerdi. Neye göre deliydi peki kız? Kime göre? Aklını kullanmıyor muydu? Kullanamıyor muydu yoksa? Kim, nasıl karar verebiliyordu daha ondört yaşında, yapayalnız bir kız çocuğunun delirdiğine? Böyle yargılar vererek, delirmeye çok yaklaşmasına sebep olma ihtimalleri hiç mi yoktu yani? Bunu söyleyenler çok mu zekiydiler? Belki de... Peki bunca yüklü olan zekalarını o kızdan daha mı iyi kullanıyorlardı? Kim, neye göre cevap verebilirdi ki bunca soruya? Yazar veremiyordu işte, o zamanda verememişti; şimdi de veremiyordu... Freud da kimdi ki? Kızın aklının yerinde olup olmadığını, onun yazdığı birkaç kitaptan mı anlamışlardı acaba? Öyle olduysa hepsi deli, kız akıllıydı işte. Hiç boşuna inkar etmesinlerdi...!

***

Yorgunluğun tanımını yapabilir misiniz bana? Ben yapamam, ta iliklerimde hissettiğim şeyin yorgunluk olduğunu düşünsem de, bunu açıklamak için yeterli kelime bulamam. En çok ne yorar sizi söyleyebilir misiniz? Ben söyleyemem, söylenmiş tek bir kelime de olabilir o gün beni en çok yoran şey, hiçbirşey yapamamış olmak da olabilir; bunu açıklamak için de kelimeler yetersiz kalmaz mı? Benimkiler kalır, sanırım.

Bunca şey anlattım size mesela, ne kadarı anlaşıldı, kaçınız anladı? Anlayanlar anlamayanlara anlatabilirler mi? Benim tüm kelimelerim burda bir yerlerde işte. Yazması benden olsun, bulup çıkarması size kalsın.
Teşekkürler...!

Cuma, Ağustos 29, 2008

Karış Aklım

Karıştırdım herşeyi
Birbirine karıştı
Gerçeğim - düşüm
Ağlamak istiyorum katılasıya
Doyasıya gülmek de istiyorum ama
Yalnız kalmak istiyorum
İstemiyorum
Kafa dinlemek istiyorum
Yalnız kalmak istemiyorum
Zihnimdeki, ruhumdaki yorgunluğum
Vurdu bedenime
Bedenimi yormak istiyorum
Ruhum biraz dinlensin diye

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

ben heykelciği

Kirli mi yoksa yorgun mu hissettiğime karar veremediğim anlardan biri,
yine. Nedense zaman daha çok geçsin, iyice ilerlesin, mümkün
olduğunca uyumayayım, dinlenmeyeyim diye cebelleşiyorum saatin tik
taklarıyla. Ne kadar çok uykusuz kalırsam, o kadar daha yorulur bedenim
ve neticesinde de o kadar hissiz bir uykuya dalarım diye belki. Rüyalar
gelip kandırmasınlar diye belki. Belki de sadece eski kabuslarla
uyanmaktan korkuyorumdur, ya da yenilerinden...
Tanıdığım uzun boylu çocukların en belirgini, en saçma ve en büyük
korkularla bakıyor gözlerime aynadan. Yalnızlıktan korkuyor ölesiye,
yalnız kalmak istiyor. Karanlıktan korkuyor, gecenin en karanlık saatinde
evin en karanlık köşesine siniyor. Aldanmaktan korkuyor, kanıyor tüm
düşlerine. Delilikten korkuyor, çocukluğu ardına gizleniyor sonunda,
korkudan. Korku kelimesinden korkuyor en çok... Korkudan kaçıyor,
sığınıyor korkularına.
***
Kirli hissediyorum bu gece. Hayatın tüm tozu toprağı üzerimde,
katılaşmış çamurdan farksız bir ağırlık. Taş gibi sert... Yıkasam olmuyor,
kazımaya kalksam olmuyor... Ne yapsam olmuyor. Yavaş yavaş
çamurdan bir heykele dönüşüyor gibi hissediyorum, yerinden dahi
kıpırdayamayacak kadar ağır kol ve bacaklarım.
***
Yağmur yine yağsa. Yağarken güzeldi herşey, temiz görünüyordu.
Taşlaşmış çamurlar dahi dayanamaz yağmura bu dünyada.
***
Gözyaşı oluklarına kadar tastamam bir çamurdan heykelim ben bu
gece, yağmur gözlerimden odamın zeminine yağsın diye...

Perşembe, Temmuz 10, 2008

Evinden Hiç Çıkmayan Adam

Penceresinin kırılmış camından dışarıda oynayan çocukları izliyordu. Yaşantısının büyük bir bölümünü bu pencerenin önünde, zamanla büyüyüp değişen çocukların oyunlarını izleyerek geçirmişti. Bütün çocuk oyunlarını biliyordu, hiç oynamamış olmasına karşın.
Dün sabaha kadar halinden pek de şikayetçi değildi aslında. Ama dün sabah yaşlı annesi pes etmişti, "Yeter artık!" demişti. "Bütün hayatımı sana adadım, anlıyor musun? Bunu anlayabiliyor musun?" diyerek, kapıdan çıkıp gitmişti. Hayır, anlamamıştı... hala anlamıyordu... anlayamıyordu. Dün akşam saatlerine kadar annesinin söylediklerini düşünüp durmuştu, en sonunda hiç bir şeyi doğru dürüst anlatmadığı ve geri gelmediği için annesine küsmeye karar vermişti. Gün dönüp de bu sabah olduğundaysa annesine küsmenin bir faydası olmadığını, çünkü bir daha asla gelmeyeceğini, onu sonsuza dek terk ettiğini anlamış ve kızmıştı... Yıllardır dışarıdaki çocuk oyunlarını izlediği penceresine bir yumruk atmıştı. Yo, hayır, isteyerek değil... kazayla olduğuna yemin bile edebilirdi, isterseniz.
Şimdi pencerede açtığı yeni hava deliğinden dışarıdaki çocuk oyunlarını izliyor ve bütün çocuklara kızıyordu, annesi onu henüz terk etmişken bu kadar mutlu olabildikleri için...
Derken, aşağıdaki kapıdan tıkırtılar geldiğini duydu ve heyecanla aşağıya koştu. Fakat kapının önüne kadar geldiğinde içeride kimsenin olmadığını fark etti, yalnızca girişte duran küçük telefon sehpası üzerine bir zarf bırakılmıştı. Zarfı eline aldığında üstünde kendi isminin yazdığını görmek onu pek de şaşırtmadı. Anlaşılan annesi onu aslında dün sabah değil, biraz evvel terk etmişti. Bunu anladığında gözleri doldu ve "Mektup bile yazmış! Bir veda mektubu!" diye bağırarak ağlamaya başladı bir anda.
Mektubu açıp, okumaya başlamadan önce düşüncelere daldı. Annesi bu sabah evde idiyse mutlaka camın kırıldığını duymuş olmalıydı, aksi düşünülemezdi. Peki ama neden gelmemişti yanına yaralanıp yaralanmadığına bakmak için? Evet, evet annesi ondan kesinlikle vaz geçmişti. İyi ama neden? Sonra belki de mektupta yazmıştır bunu diye düşündü, hatta belki de mektup sandığı gibi bir veda mektubu değildi, yalnızca alışverişe falan gideceğini yazdığı bir nottu... kimbilir... Bu düşüncelerin de verdiği heyecanla gülümseyerek mektubu açtı. Kağıdı düzeltmeye çalışırken oturma odasına geçip şişman koltuğa gömüldü ve okumaya başladı. Okudukça yüzündeki gülümseme yavaş yavaş, fakat aleni bir şekilde kaybolmuştu, derken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Yazıları okuyabilmek için gözlerini ovuşturuyordu. Anladığından emin değildi yazılanları, ancak emin olduğu bir şey vardı. Annesi onu gerçekten de terk etmişti. Sonsuza dek gitmişti annesi. Biricik oğlunu bırakıp gitmişti.
Düşünceler aklında oradan oraya koştururken, birden koşup annesini yakalamak ve eve geri getirmek fikrine saplandı zihni. Ayağa fırladı ve kapıya koştu, kapının önünde bir an durakladı. Kapı ona olduğundan da büyük ve güçlü görünüyordu. Sanki dışarı bir çıkarsa bir daha içeri girmesine izin vermeyecek gibi, ya da tam çıkacağı sırada onu yakalayacak ve paramparça edekti. Ama Tanrı aşkına annesi mevzuubahisti! Birşey yapmak zorundaydı. Kapıya uzandı korkarak... Kapıyı açtığı gibi bir hamlede kendini dışarı attı, ama hala ardındaki kocaman kapıya bakıyordu uzanıp onu tekrar içeri çekmesini bekleyerek. Birkaç adım geriledikten sonra korkusu hafifledi ve gözlerini yola çevirip, etrafı taramaya başladı.
Yolun solunda elli, yüz metre kadar ileride annesi bir bankta oturmuş ağlıyordu. Annesinin kaçmasından korktuğu için hiç ses çıkarmadan banka doğru ilerlemeye başladı. Rüzgarın kendisine acı verdiğini farkettiğinde ilk defa eline doğru baktı ve derin bir yarık açıldığını, hatta yarığın içerisinde ufak bir cam parçası bile olduğunu görerek irkildi. Camı çıkarıp ileriye doğru fırlatırken elinden çıkan taze kanları gördüğündeyse bağırmamak için kendisini zorladı. Lanet olsun kan kaybından ölecekti! Üstelik annesi sesleri duymuştu, duymuş olmalıydı... bilirsiniz işte, onu orada yapayalnız ölüme terk etmişti annesi. Sinirle annesinin oturduğu banka doğru bir adım daha attı, ikinci adımında ayağında bir acı hissetti ve bu onu sakinleştirdi. Ayağına doğru baktığında bir şey göremedi, ama her yeni adımda canı daha fazla acıyordu. Derken ayağının ardında bıraktığı kırmızı, yarım ayak izini fark etti. Yere oturup ayağını kucağına yerleştirdiğindeyse az önce yere attığı cam parçasının ayağına saplanmış olduğunu gördü. Yeniden çıkardı camı vücudundan, ama bu kez ileriye değil ardına doğru attı cam parçasını öfkeyle. Doğrulmadan önce acısının geçip gitmesini umarak ayağını bir müddet ovuşturdu ve kalkıp yeniden yürümeye başladı.
Banka birkaç metre mesafe kalıncaya kadar yaklaştığında durdu ve oraya ulaştığında ne yapması, ne söylemesi gerektiğini düşünmeye başladı. Ama o daha hiç bir şey düşünemeden annesi kalkıp önünde bekleyen taksiye bindi ve kapıyı hızla kapadı. Kafasını kaldırıp az önce annesinin oturduğu banka doğru baktı, bank boştu. Annesi gerçekten de gitmişti, onu beklemeden. Taksinin motorundan sert bir gürültü çıktığında yola doğru hamle yaptı, önüne çıkıp arabayı durduracak, annesini arabadan indirecek ve birlikte mutlu bir şekilde evlerine döneceklerdi. Yolun ortasına gelip durdu. Arabanın ani freni sokakta derin bir çığlık gibi duyuldu ve araba yalpalayarak durdu.
Arka kapı ardına kadar açılmıştı şimdi ve anne kapıdan fırlayarak çıkmıştı. Birkaç adım ileride yerde yatan oğlunun yanına çöktü kadın ve inledi "Evden çıkmışsın...".

Pazartesi, Temmuz 07, 2008

Yağmura Gidiş

Kız, hışımla kapatıp ardında bıraktı kapıyı. Dönüp bakmadı bile koşarken. Pencerede soluk bir yüz gözlüyordu gidişini. Penceredeki yüzde ışıltılı küçücük taşlarmışcasına iki damla yaş parlayarak yanaklardan boyuna doğru yönelmekteydi...
Kız küçük bir an için durakladı, geri dönmek ister gibi başını sağına doğru bir santimetre kadar kıpırdattıktan sonra yine önüne döndü, eğilmiş olan boynunu dikleştirdi ve yavaş adımlarla gidişini sürdürdü. Bir kaç adım sonra yine durdu -bu kez çok daha kararlı bir şekilde-, önünde duran bomboş caddeye bakıyordu sanki birşey görmek istercesine ve bir anda yere, dizleri üzerine çöktü...
Yüzünü göklere çevirdi kız, ağlayışını bastırmak istiyordu...
"Tanrı'm yardım et..." diye geçirdi içinden, tam da bu anda yağmur başladı, sanki kızın gözyaşlarını saklamak istercesine... Bulutlar çocukluğundan beri en iyi arkadaşıydı kızın, yağmur teninde en sevdiği mücevheriydi...
Kız yüzü hala göğe dönük olduğu halde derin bir nefes aldı, usulca gözlerini kapadı ve bıraktı kendini yağmurun emniyetli kollarına...

Salı, Mayıs 27, 2008

Rüya

Herşeyi yavaş yavaş unuttuğunun farkına varmak (herhangi birine olabileceği kadar) korkutmuştu onu...
Korkusunun çok daha fazla artmasının sebebi ise, aslında hiçbirşeyi unutmamış olmasıydı... yalnızca aklının derinliklerinde olduğunu sandığı onlarca anıya sahip değildi aslında... Onların yerine yüzlerce başka şey anımsıyordu, yaşamadığına yemin edebileceği bir sürü andan oluşan. Bu çözmek zorunda hissettiği problemlerden yalnızca bir tanesiydi üstelik... Sanki hayatı bir başkasınınkiyle yer değiştirmişti. Sanki uyumamış da ölmüş ve bir başkasının bedeninde yeniden dünyaya gelmişti. Üstelik de hatırladığı (ya da hatırladığını sandığı) zamankinden çok daha yaşlı olarak... Ne tür bir şakaydı bu? Böyle bir şakayı kim, nasıl yapabilirdi ki? Anlamsız binlerce soru aklını kurcalayıp durmaktayken masanın üzerindeki cüzdana gözü ilişti. Belki de burada bulacağı muhtemel kartlar, telefon numaraları, kimlikler ve fotoğraflardı onu heyecanlandıran...
Cüzdan elinde öylece kalakaldı bir müddet... Ta ki heyecanının yerini korku alana dek... Bir anda cüzdanı gerisin geri masaya bıraktı ve kapıyı açıp çıktı o tanımadığı evden... Merdivenleri hızla indi ve kapıyı açtı... Sokağa şöyle bir baktığındaysa unutmamış olmayı umduğu, fakat hatırlamakta güçlük çektiği sokağında olduğunun farkına vardı. Evini bulmak için, nereye gideceğini çok iyi biliyordu... Ancak bu berbat şakayı kendisine yaptığını düşündüğü kişi, ya da her neyse o 'şey'den kaçmak ister gibi koşmaya başladı... Koşarken az önce aynada gördüğü altmışlı yaşlardaki adama göre oldukça iyi koşabildiğini fark etti... Üstelik attığı her adımla birlikte aklında unuttuğunu sandığı şeylerden biri daha beliriyordu.
Evinin ön kapısına geldiğinde neden koşturup durduğunu sordu kendine, fakat anımsayamadı... İçeri girdi, kapıyı kapattı ve bir bardak su almak üzere mutfağa yöneldi. Evin içerisinde ilerlerken birden aynaya bakmak için çok güçlü bir istek duydu ve döndü, sağında duran aynaya doğru... Aynadaki yüzü tanınmaz haldeydi... Gözleri yuvalarında uğramış, müthiş bir korku ve endişeyle soru sorar gibi bakıyordu... Oysa hiç endişe ya da korku hissetmiyordu kendisi. Aynaya yaklaşıp gözlerindeki kızarıklığa bakmak istediği sırada, aniden ayna paramparça oldu ve oldukça yaşlı, kan revan içerisinde bir çift el başını iki yandan sımsıkı kavradı... Duvarın gerisinden gelen histerik bir ses, "Sakın unutma!" diye adeta çığlık atarken, kan ter içinde uyandı, yatağında doğrulup "ne rüya ama..." diye homurdandı ve yüzünü yıkamak üzere banyoya doğru gitti, gülümseyerek...

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

hayat...

Hayat... kocaman, aptal bir şakadan ibaret çoğu zaman. Hakemlik yapmaya zorlandığınız seyircisiz, oyuncusuz bir basketbol maçı gibi... Düpedüz bir yalnızlık, tek sahip olabileceğiniz... Maçın sonucu, kimin kazandığı bilinemez; tek gerçek, sizin kaybedeceğinizdir...
Tek kişilik bir tiyatro gösterisidir, her bir yaşam... Her yaşamın tek oyuncusu, tek seyircisidir de aynı zamanda... bazen gülümseyen, bazen kahkahalara boğulan, bazen ağlayan, bazen ayakta alkışlayıp, bazen memnuniyetsiz kalan...
Yaşarcasına okunan her kitap kendi öz yaşantınızdan ibarettir... Sevdiğiniz her bir kişi sizin gözlerinizle size bakar... Yanan her ateş sizin nefesinizden çalar...
Her bir yaşam eşsiz birer yalnızlık öyküsüdür, anlatılmaya çalışılan... Korkma! Çünkü, yalnızlıktan değil, yaşamaktan korkuyorsun aslında...
Gülümse, öyleyse... Çünkü, hayat... kocaman, aptal bir şakadan ibaret çoğu zaman.

öpücük...

bazı şeyleri hiç bilmemek güçlü kılabiliyor bazen beni... yani gerçekten, bazılarını hiç öğrenmemek, hiç bilmemek en iyisi... hani olur ya, sormaya korkarsın 'ya öyleyse gerçekten de..' diye...
bir şeyden vaz geçebilmenin en iyi yolu hiç öğrenmemen gereken o hususta hiç bir soru sormaksızın, gerçekten de öyle olduğuna inanmaktır bazen... evet, karanlık bir düşünce farkındayım... ve evet, ben pesimist doğanlardanım... şanssız olanlardan sadece biri...
***
birşey oldu eve dönerken... gecenin bir yarısındayız ve evime doğru yol almakta olan taksinin arka koltuğunda oturmuşum, sanki biri ölmüş gibi oldu aniden, ağlamak istedim orada, öylece... geceleri yolların boş ve karanlık hali duygulandırır beni hep, evet ama bu defa farklıydı, gerçekten. nedenini, nasılını bilmiyorum, bilmek istediğimden de pek emin değilim aslına bakarsanız. zorladım kendimi eve varana kadar kendimi tutabilmek için...
sonra evimizin sokağına girdiğimiz sırada, başka bir apartmanın kapısı önünde oturmuş iki kişiye gözüm ilişti ve o an taksiden inip onlardan birine (hangisi olduğunun bir önemi yok, herhangi birine) sarılıp ağlamak istedim... oysa nefret ederim tanımadığım insanlar önünde göz yaşı dökmekten... ama o an tahmin dahi edemeyeceğiniz kadar (ki o ana kadar böyle birşeyi ben de asla tahmin edemezdim) yoğun bir istek duydum bunu yapmak için...
***
şimdiyse tek istediğim bir tek öpücük, buna inanın. öyle uzun uzadıya, delice birşey değil... sadece küçük bir öpücük... yazdığım onlarca öyküye, masala ve yüzlerce şiire... yüzlercesini yazdım, pek çoğunu tek bir geceye sığdırarak... hepsine işte, bütün o yazdıklarıma... herşeyin anlamsızlığına ağlıyorum... bütün çabamın büyük bir hata oluşunun farkına vardığım bu anda, herşeyi yakıp, yıkmak değil istediğim... sadece küçük bir öpücük... sonrasında hiçkimsenin bir diğerinden, hiçbirşey beklemeyeceği türden, hani kardeşçe, hani insana ben buradayım seninle diyecek türden... masum işte, daha nasıl anlatılır? sadece masum küçük bir öpücük tek istediğim...
***
geceleri boş yollar demiştim ya beni hep duygulandırır diye... onun sebebini düşündüm bu yazıyı yazarken ve buldum, maalesef...
bir zamanlar yanımda olduğuna kayıtsız şartsız inandığım, bir zamanlar gerçekten de yanımda olan bir adam vardı, adına baba diyorduk iki kişi... o zamanlar ayrılık yeniydi, haftasonları onunla kalırdık... sonra pazar geceleri bizi eve bırakırdı, arabanın arka koltuğu yine, yine karanlık ve boş yollar, yine ayrılık... her hafta yine, yeniden ayrılırdım o adamdan ve her hafta bir öncekinden daha da zor gelirdi bana inanın... o zamanlarda yollarda hep trafik olmasını dilerdim, ya da arabanın bozulmasını... ki biraz daha kalabilelim birlikte...
baba sıcaklığı ne garip şeydir... onsuz asla yaşanmaz sanırsınız, yanlış, çok yanlış bir düşünce... yaşanıyor... aylarca sesini bile duymadan (bazen duymak bile istemeden) yaşanıyor... yaşanabiliyor... baba kelimesi bile güven verir insana, öyle değil mi? nerede, ne yapıyor acaba şimdi benim babam? kimbilir... ben gerçekten de tapardım babama, her küçük kız gibi... ne oldu, nerede, nasıl kaybettik bütün bunları sakın sormayın... o bile sorsa anlatabileceğimden emin değilim... bu sonsuza kadar benim içimde yaşayıp, benimle birlikte kaybolacak bir giz olarak kalmalı... yalnızca söyleyebileceğim bir tek şey var bu gece tüm dünyaya, tüm evrene... ben kaybettim içimdeki baba güveni, sıcağı ve inancını... ve kıskanıyorum, kendi kardeşlerim dahil, babalarıyla bağırış çağırış, kavga dövüş de olsa sevgiyle, şefkatle ve saygıyla yoğrulmuş bir ilişkisi olan herkesi... babamı çok özledim! ben o çok eskilerde kalmış olan sevgili babamı çok özledim! onun yüzüne baktığımda, içimde hissettiğim sıcacık kocaman sevgi ve güven duygusunu çok özledim!
***
sadece küçücük masum bir öpücük istiyorum şu anda...

Çarşamba, Eylül 26, 2007

Sen En Güzelsin

belki de çoğu zaman bambaşka yerlerde aynı şeyleri yaptık...
belki de hiç bir zaman aynı yerde olamadık...
bunu kimse bilemez, senden ve benden başka...
öyle ki, ben bile bilemiyorum zaman zaman...
bana bakma, ben çoğu zaman kendi adımı bile bilmez haldeyim...
ama sen öyle değilsin, başkasın sen...
bambaşkasın, herkesten ve herşeyden...
bambaşka bir şeysin...
melek gibi bir şeytansın bazen, korkunçsun...
bazen dünyanın en dürüst yalancısısın, gerçeksin...
bazen yanıbaşımdayken yok, bazen çok uzaklarda yanımda oluveriyorsun...
garipsin sen...
çok garipsin...
ve çok güzelsin...
her şeyden çok...
en güzel gülebilen, en güzel sensin!
sen en güzelsin!

Pembe Yalanlar

"Onca şeyden sonra..." dedi kız ağlamaklı... Delikanlıysa susuyordu, göz bebekleri tabandaki parkenin çizgilerine odaklı... Suçlu hissetmişti kendini bir an için, ya da kızın gözyaşlarını görmeye tahammülü yoktu... Genç kız boğazındaki hıçkırığı yuttu ve "Senin için feda ettiğim onca şeyden sonra... hiçbirşey söylemeden dönüp gidecek misin?" dedi güçlükle. Delikanlı bakışlarını yerden, kızın gözlerine çevirdi ve kızın yüzünü avuçları arasında tutarak "Pembeye boyalı yalanlarla daha fazla canını yakmaya hakkım yok. Söyleyebilecek sözcükler, en azından tatlı olanları dilimden çok uzaklarda şimdi... sakın kızma bana... gitmek zorundayım..." dedi ve kızı alnından öperek ayağa kalktı. Delikanlı arkasını döndüğü sırada genç kız ağlayarak sordu; "O'na gidiyorsun, değil mi? Bu yüzden konuşmaktan çekiniyorsun bu kadar... öyle değil mi?". Genç adam kızın sözlerini bitirmesini sabırla bekledi dönüp yüzüne bakmadan... Kız söyleyeceklerini bitirdiğindeyse, hızlı adımlarla çıkıp gitti. kapıdan çıkarken delikanlının gözünden bir damla yaş düştü, parkenin üzerine ve dağılıp kayboldu...

*****

Kız evden çıktığında aklında o gün vardı... ayrılık günü... O günden beri haber alamıyordu O'ndan. Sahi ne kadar olmuştu, altı ay mı? Altı buçuk? Yağmur bastırdığı sırada "Yedi ay... bugün tam yedi ay oldu..." diye mırıldandı kız ve gözünden yaşlar akıp yağmura karıştı. Ağladığını etraftakilerden saklayabilmek için başını eğerek yürümeye başladı kız, yorgun ve dalgın görünüyordu. Birkaç adım sonra önünde dikilen adam yüzünden bir an durakladı ve adamı görmezden gelerek sağa hamle yaptı... Kız başını yerden inatla kaldırmıyordu yürürken, ama izlendiğini hissediyordu. Derken birisi omzundan tutup kendine çevirdi kızı. Genç kız korkmuştu ama hala gözleri yerdeydi ve ayakkabılarından az önce önünde dikilen adam olduğunu farketti karşısındakinin. Tam ne istediğini soracakken, adam; "Yedi ay..." dedi ve devam etti, "Ben de tam sana geliyordum...". Kız, genç adamın yüzüne bakmak için başını kaldırırken 'Kimbilir ne kadar değişmiştir...' diye düşünüyordu, fakat delikanlının yüzünde belli belirsiz bir hüzünden başka en ufak bir değişim yoktu. Kız "neden?" diye kekeledi zorlukla. "Dayanamıyorum artık çünkü... Çünkü, bizim birbirimiz için yaradıldığımızı anladım sonunda..." dedi delikanlı ve elindeki papatyaları kıza uzatıp devam etti; "Bunlar senin için, en sevdiklerinden... Gerçi yağmur yüzünden biraz yıprandılar ama...". Kız darma duman olmuş papatyalara şöyle bir baktı ve "Ben de öyle..." diye içini çekti. Genç adam kızın saçlarını yüzünden çekerken "Söz veriyorum, bir daha seni asla üzmeyeceğim." dedi, kararlı görünüyordu, ama sesi o kadar da kararlı çıkmamıştı. Genç kız gülümsüyordu son sözünü söylerken. Gözyaşları eşliğinde, bulanık ve yarım yamalak bir gülümsemeyle;
"Pembeye boyalı yalanlarla daha fazla canımı yakmaya hakkın yok!" dedi. Kızın sesi çok daha kararlıydı delikanlının sesinden ve görünüşü de öyleydi.
Kız, genç adamı omzundan hafifçe iterek yoluna devam etti. Islak kaldırıma düşen bir demet papatyanın sessiz çığlıkları yankılandı kalabalık sokakta. Yüzünü sildi ve gülümsedi genç kız sokağın bitiminde gözden kaybolurken.

Çarşamba, Mayıs 30, 2007

Umut-Bulut Ülkesi

Günün birinde, Bulutlar Ülkesi'nde, bir dağ köyünde, Itır diye bir kız, bir prenses, prensesliğinden habersiz yaşarmış. Umutsuzluklar Köyü'nde her türden hüzne yer varmış, mutluluk yokmuş. Burası öyle bir köymüş ki, en güneşli günde dahi hep dağın gölgesindeymiş, havasından yağmur hiç eksik olmazmış, ama toprağında değil çiçek, yabani otlar bile yetişmezmiş. Köydeki herkes alabildiğine mutsuz, herkesin bin türlü sıkıntısı varmış.
Akşam olunca Itır, tüm köylüleri köy meydanına toplar, mutlu masallar anlatırmış onlara gülümsesinler diye. Ama gelgelelim köylülerin kafaları dertleriyle o kadar meşgul olurmuş ki, kimse masalları dinlemez, kimse gülümsemezmiş. Itır üzülürmüş sesini duyuramayışına, çünkü babaannesinden çocukluğunda öğrendiği gibi, insanları gülümsetebilmek için tek yapabildiği masallar anlatmakmış. Gene de her akşam köylüleri toplar anlatırmış, belki birisi duyar da gülümser diye.

***

Bir gün köye bir falcı kadın gelmiş, Itır'ın masallarını dinlemiş sabaha dek ve hep gülümsemiş. Kızı çok sevmiş falcı kadın ve O'nun falına bakmaya karar vermiş, okuduğu masallara karşılık. Itır kadını alıp evine götürmüş, kadın hemen bir köşe seçip oturmuş, homurdanır gibi birşeyler söyleyerek kağıtları karıştırdıktan sonra iskambil kartlarını yere sermiş ve başlamış anlatmaya;
"Sen hiç bilmediğin birisin aslında kızım, bir gün bu köye, seni almaya bir adam gelecek, bir prens."

"Nasıl olur? Bir prens beni nereden tanıyacak?" diye sormuş kızcağız heyecan ve merakla.
"Sen," demiş kadın,
"Sen kim olduğunu bilmiyorsun çocuğum, hele bir bak etrafına neler görüyorsun? Sen bu köyden misin? Bu köy, Umutsuzluklar Köyü, sen umutsuz musun?"
"Hayır ama mutsuzum ben de, ben bu köydenim..." deyip ağlamaya başlamış kız.
"Söylemişti diyeceksin, bir gün yine karşılaşacağız seninle, bir sarayda... söylemiştin diyeceksin bana kızım, sen çok mutlu olacaksın. İş ki masallarını unutup da umutsuzluğa düşmeyesin."
"Masalları unutmak mı?" demiş kız gözlerini silip, gülümseyerek ve eklemiş;
"Masallarım benim tek varlığım..."

***

Günler, aylar birbirini kovalamış, yıllar geçmiş, kız yirmi yaşına gelmiş ve hala falcı kadının söylediği prensi bekler dururmuş. Hiç umutsuzluğa düşmemiş, her gün yeni masallar anlatmış köylülere, hiç dinlenmemiş, yine de hep anlatmış.
O sene, bir kış günü, yine yağmur yağarken köye bir yabancı gelmiş, -genç, esmer, uzun boylu bir adam...- adam atından inip köyün yaşlılarına yaklaşmış ve "Bir kızı arıyorum..." demiş.
Bunu duyan tüm kızlar gülümsemişler, Umutsuzluklar Köyü'nde ilk defa her evde umut varmış. Adam konuşmaya devam etmiş;
"Ben Bulutlar Ülkesi prensi Kuzey. Burada, bu köyde Itır diye bir kız varmış, kendisi Umut Ülkesinin prensesi, O'nu bana getiriniz."
Yaşlılar heyecanlanmışlar köylerinde yıllardır bir prensesle birlikte yaşadıklarını duyduklarında, çünkü prenses onlar için bir kurtuluş olabilirmiş, çünkü Itır kız hepsini tek tek çok severmiş, herkes de O'nu. Yaşlıların en yaşlısı hemen Itır'ın evine koşmuş. Kız adamcağızı kapısında nefes nefese görünce çok üzülmüş, hemen içeri davet etmiş ve şerbet ikram etmiş. Adam şerbetinden bir yudum almış ve anlatmaya başlamış;
"Kızım, bugün köye bir prens geldi, geldiği anda yağmur dindi. Prens seni sordu ve şimdi de köy meydanında seni bekliyor."
Kızcağız, aklında falcının sözleriyle, heyecandan eli ayağına dolaşmış bir halde, üstüne başına çeki düzen verip, evden çıkmış ve yaşlıların en yaşlısıyla birlikte köy meydanına gitmiş. Meydana vardıklarında prens ve kız gözgöze gelmişler ve ikisi de köylülerden çekinip gülümseyerek başlarını çevirmişler. Prens Kuzey, Itır'ın yanına gelip,
"Hazırsanız gitmemiz gerek prenses. Yapılacak çok işimiz var." demiş,
"Prenses mi? Ne prensesi?" diye sormuş şaşkın şaşkın kız,
"Doğduğunuz sene Umut Ülkesi savaşta olduğundan büyükanneniz sizi bu köye kaçırmış, kimse sizi bulup, size zarar veremesin diye ve şimdi zamanınız geldi üklenizde bekleniyorsunuz Prenses." diye kısaca anlatmış durumu Prens. Bunları duyan kızın şaşkınlığı iyice artmış.
"Peki öyleyse gidelim, ama ben bir ülkeyi yönetmekten ne anlarım?" demiş kız.
"Evet, bu durumda size ben yardımcı olacağım, ülkelerimiz bir anlaşmaya vardılar ve artık Umut-Bulut Ülkesi adında tek bir ülke oldular. Yani siz ve ben, ikimiz bu ülkeyi yönetmekle yükümlüyüz. Tabii eğer siz de kabul ederseniz." demiş Prens.
Bunu duyan kız bir an bile tereddüt etmeden Prensin verdiği söze inanmış ve kabul etmiş. Hemen yola koyulmuşlar, yolculuk sırasında uyuyakalan Prenses, düşünde Prens Kuzey'i ve ikisinin birlikte çok mutlu olduklarını görmüş. Uyandığında utanarak, gördüğü düşü, falcı kadını ve söylediği masallardan birinde olan ve hep hayalini kurduğu prensin O olduğunu anlatmış Prens Kuzey'e. Bunu duyan Prens de utana sıkıla Prenses Itır'a ilgisini söylemiş.

***

Prens Kuzey ve Prenses Itır, günler süren yolculuklarının ardından saraya vardıklarında sevgiliymişler. On gün süren bir davet verilmiş sarayda Prens ve Prenses şerefine. Halk, onları ve bu yeni, güzel haberi coşkuyla karşılamış.
Prens ve Prensesin yaptıkları ilk iş, Umutsuzluk Köyü'nün adını Mutlu Köy olarak değiştirmek olmuş. Prens ve Prensesi el ele gören herkes, bolluk içinde, mutlu bir hayat sürmüş. Umut-Bulut Ülkesi'nde hergün, gökte ışıl ışıl güneş, mis gibi kokan çiçekler, bolluk ve mutluluk dolu geçiyormuş.
Şu anda dahi nerede birisi gülümserse, derler ki o kişi ya düşünde, ya da gününün bir anında Prens Kuzey ve Prenses Itır'ı el ele görmüştür.

Pazartesi, Mayıs 14, 2007

Yeniden başlamak...

Son derece anlamsız bir anlamın arayışıyla boğuşurken, hali hazırda kaybolmuş bir çocuğu ikinci kez (ve ardından defalarca) kaybetmekten başka bir şey değildi benimkisi.
Kabul ediyorum... Oturduğu yerde dahi sızlayıp-inlemekten başka bir işe yarayamayacağını düşündüğüm, bir ağacın gövdesinden çıkıp toprağa sıkıca sarılmış iki köke benzettiğim, zavallı, güçsüz bacaklarımı peşinden koşturabilmesi bir mucizeydi elbet. Ancak öte yandan, ardında oradan oraya koşturup-savrulup durduğumu ve adını çağırmaktan çatallaşmış fakat hala gür bir sesle haykırdığımı farkedemeyecek kadar önündeki bomboşlukla ilgili olması acınasıydı. Hayır, benim için değil...kendisi için.
O'nun yakıcı yalnızlığıyla, çok zor bir anda yüzleşmesini arkadan izlemek her ne kadar canımı yakacak olsa da, O'nu kendi seçimleriyle başbaşa bırakarak dönüyorum öz yaşamıma...
Artık yeni çocuklar kaybetmeyeceğim, elimde tutmakta olduğum hiçbir değeri yeni anlamsız arayışlar uğruna heba etmeyeceğim ve yaşadığım her anı zevk ve gururla taşıyacağım yeni "öz yaşamım"a dönüp, yeniden ve en baştan başlıyorum kendimi sevmeye.
"Geçmiş olsun" dileklerinizi, doğumgünü ve yılbaşı hediyelerinizi kendinize saklayın... Bugünden itibaren başkalarından gelecek "söz ve güzellikler" ile mutlu olmaktansa, yağmuru izleyebiliyor, duyabiliyor, koklayabiliyor ve hissedebiliyor olmanın ne tür bir lütuf olduğunun tadına varmayı yeğliyorum.
Herhangi bir kocanın zayıf kadını olmaktansa, güçlü sözcüklerin peşi sıra yürüyen yalnız bir anne olmayı seçiyorum... Kelime be(ö)beklerin annesi.

Pazartesi, Ocak 22, 2007

Gidene Bir Dakikalık Saygı Yazısı...

Aşk yanlışlıktan doğmaz, yanlışlıklar doğurur... Yazarların öldürüldüğü bir ülkede her şeyi açıkça yazmak çabası, aşktandır olsa olsa...
Bir gün hiçbir şey olmamış sayılacak yine. Yazanlar biliyor, birileri ölecek her defasında. Her defasında birisi daha gidecek yazıyor diye... Kimin umurunda! Birileri yazmaya devam ettikçe, elbet bir başkası da anlayacak hatasını, şayet okursa...
Yazmak mühim şey... Yazmak, ihtiyacı yazanın... Okumaksa görev. Önce bunu öğretmeli çocuklara... Önce, okumanın gereğini öğretmeli, tetik çekmeyi değil!

Çarşamba, Ekim 25, 2006

Yağmurlu Düşünmek

Oysa güneşli olmalıydı bugün, öyle dememiş miydi haberlerde sahi? Yazık... onca hazırlık boşa gidecek.
Rüzgar fena, adeta uçuracak gibi. Çok zayıf, küçücük hissettim kendimi; gökyüzünden süzülerek inen, bir güvercinin kanadından kopmuş tek bir tüy gibi... Keşke bugünü seçmeseydim evden çıkmak için. Üşüyorum, aylardır ilk kez. Sevmiyorum üşümeyi, soğukları. Ayıp değil ya... sevmiyorum.
Hah, bir yağmur eksikti gerçekten de... Bastırırsa kötü... Geri mi dönsem? Ev uzak, dönülmez şimdi... dönmeye kalkarsam, sırılsıklam olurum yolun yarısına gelemeden. O da gelmez artık, yağmurdan korkar. Çocuklar gibi... Ne masum, ne sevimli, ne yaramazdır O. Keşke yanında olabilseydim şu an. Keşke çıkıp gelse.
Yok gelmez... gelmeyecek. Bir an önce gitmeli, yoksa büsbütün mahvolacak güzelim çiçekler. Parasında değil değeri, gözlerindeki gülümsemede. Bugün göremeyeceğim gülümsemede...
Hay aksi, keşke bugünü seçmeseydik evden çıkmak için. Oysa güneşli olmalıydı bugün. Yazık, onca hazırlık boşa gitti.