Pazartesi, Aralık 13, 2010
Geçer Geçmez
Perşembe, Ekim 14, 2010
Şizofman İçin Karalamalar
Günün en güzel saatinde
Bir merhabaydı duyduğu
Her rastlantı gibi geldiğinde
Herkesin en mutlu olduğu
Harfler kalkıp gidiyor hikayemden, durduramıyorum. Anılardan bahsetmek istemediğimi anlıyorum, gerçekler anlatmak istediğim, hissettiklerim..
Çok eski değil, en eski de değil hayatımda. Ama en çoklardan biri. Hani şu üçlü... onların bir diğer "tek"i. Burada 'tek' kelimesinin neden tırnak içerisinde olduğunu az sonra anlayacaksınız, bir-iki paragraf daha sabredin.
Aylarca konuşmadığımız olabiliyor bazen, sonra sanki hissetmiş gibi tam da ihtiyacım olan anda bir ses ediveriyor. Canı sıkıldığı, yalnız kaldığı için değil arayışı... özlediği için, ya da öyle istediği için, sebepsiz. Anlayamıyorum, fakat anlamak da istemiyorum. Sanırım en çok bu gizemin, gizem oluşunu seviyorum.
Ben pek konuşkan değilim, genellikle. Buna rağmen bugüne dek, tam otuz saat boyunca konuşmayı başarabildiğim tek insan o. Herşeyini bildiğimi sandığım, herşeyimi biliyor sandığım ve yine de zaman zaman kendisiyle ya da benimle ilgili beni şaşırtmayı başaran tek insan. Aslında herşeyimi bilen bir kaç kişiden biri, ancak herşeyin her ayrıntısını bilen tek. En yakınlarımdakilere dahi yanlış anlaşılabilirim korkusuyla, belki de sırf utandığımdan diyemediğim herşeyi anlatabileceğim, asla utanmayacağım ve beni asla utandırmayacağını bildiğim tek kişi belki. Şüphe duymayacağım, tek. Durumumu bilen, anlamasa da anlayış göstermeyi başarabilen tek. Bir krizin öncesinde ve sonrasında yardım aldım pek çok kişiden, ama o, devam eden bir krizi durdurabildiğine şahit olduğum tek insan. Konuştuğumda bir kez bile inanmazlık görmediğim, aksine gözlerinde koşullar ne olursa olsun hep destek gördüğüm tek tanıdığım. Benim hayatımda yer etmiş ve ona kesinlikle ters olan şeyler için dahi yutkunup yanımda kalabilecek gücü kendinde bulan, ihtiyacım olduğunu bildiği her an kilometrelerce uzaktan elini omzuma koyabilen dosttan öte desteğim.
"Gerçek dost sizinle birlikte ağlayan değil, ağlarken sizi güldürmeyi başarandır." diye bir söz vardır ya hani. İşte bu cümlede adı geçen 'gerçek dost' onun ta kendisi. Hissediyor, biliyor bu düşüncemi içten içe. Biliyorum. Bildiğini bilmek, anlatamıyor olmanın ağırlığını hafifletiyor biraz da olsa. (Keşke gerçekten ne denli değerli olduğunu ona anlatabilecek gücüm olsa, keşke herşeyi açıklayabilecek kadar kuvvetli olsa kalemim diye düşünüyor yazar.) Sonra bilgisayar ekranındaki boş sayfayı açmış, elimden geldiğince anlatmaya çabalıyorken buluyorum kendimi. Yerini asla dolduramayacağımı biliyorum, kimsenin anlamasını bekliyor değilim. (Sonraki cümleyi yazarken hafif bir tebessüm eşliğinde ekrana göz kırpacak yazar.) Sen anlıyorsun.
Cuma, Eylül 17, 2010
Arada Bir Yerde
Çarşamba, Eylül 15, 2010
Yazı İşleri
Cumartesi, Ağustos 28, 2010
Döngü
Çokomalimim
Tanıştığımız günü dün gibi hatırlıyorum diyebilmeyi çok istediğim, ama hatırlayamadığım üç kişiden biridir o.. Aynı zamanda bu üç kişi, en sevdiğim üç kişidir de.. Arkadaş değil, kardeş kategorisine dahildirler.. Üçünü de eşit seviyor olmama rağmen, onun başka özellikleri vardır ki diğer herkesin arasından sıyrılmasını sağlar benim için.. Neresinden başlayacağımı bilemediğim bu hikaye çok özel bir günle başlamalı anlatılmaya..
***
Bir gün işe gittiğimde ofiste bekliyordu.. Bana bir sürprizi olduğunu söyledi, elinde üzerine delikler açılmış bir kutuyla, masanın arkasına bir şey arıyor gibi bakınarak.. Sonra duvarın dibinde yerde yürüyen minicik şeyi alıp tanıştırdı bizi, "Rıfkı".. Kendisine bir gonzales almıştı ve bana da bir tane almıştı hazır oradayken.. O günü hiç unutmayacağımı ben biliyorum, o bilmiyor.. ama az sonra herkesle birlikte kendisi de öğrenecek.. O gün benim hayatımda ilk defa sebepsiz bir hediye aldığım gündür.. Daha fazla uzatıp o günün özelliğini kaybetmesine göz yummayacağım şimdi.. Bilmeniz gereken tek şey şu ki, o, "Sadece o anda aklında yer edinebildiğiniz için size bir canlı hediye edebilen"dir..
Evlerimiz yakındı uzunca bir zaman için ve herşey çok güzeldi o zamanlar.. Gecenin üçünde keyifli olduğum (olduğu) için, ya da keyifsiz olduğum (olduğu) için kapısını çalabiliyordum.. Bazen sadece yeğenimi (Brownie) sevebilmek için gittiğim yerdi orası, bazen sadece diğerlerinden uzaklaşmak için.. Kendimi güvende hissettiğim çok az yerden biriydi onun evi, o orada olduğu için.. Kendi evimde ağladığımı bildiği için üşenmeyip gelir, beni yataktan çıkarıp kendi evine götürür ve oyalardı çocuğu gibi.. Onun için yemek yapmayı severdim, benim için yemek yapmasını da severdim.. Yediğim en iyi kanlı parmağı (salçalı sosis) pişiren kişidir de aynı zamanda.. Şimdi eskisi kadar yakın değil evlerimiz, ama inanıyorum ki biz hala öyleyiz.. Yalnız kaldığımda, ya da kalamadığımda, gece müzik dinlerken, burada olsa da, olmasa da hala dertleşiyorum onunla.. Ailemin duvarlarla sohbet ettiğimi sanıyor olması önemli değil, bilmiyorlar orada onun olduğunu.. Bilmiyordu bunu yaptığımı, belki hissetmiyordu da, ama okuyacak herkesten çok daha iyi anlayacağı kesin.. (yazar kıkırdıyordu bu son satırları yazarken.) Kısacası, yakın ya da uzak olması fark etmez, çünkü o daima "Kronik komşu"m olarak kalacak..
Hiç gitmek istemediği bir yere bile, ben tek başıma gitmekten korkuyorum diye gelebilendir o.. Pek çok yerde, pek çok partide dans ettim onunla.. Herşey bir yana da, dans edebilendir o, dans ettirendir aynı zamanda.. Bazılarında migren kisvesi altında ne badireler atlatıldığını biliyorum.. Hala bazen çilekli kokusu geliyor burnuma migren ilacının.. "Ne yapıyor acaba bu ara, iyi mi?" diye sık sık anıyorum ismini.. Diğerlerinin kelimenin tam manasıyla yalnız kalabilmesine hep imrenmişimdir ve bu konuda beni anlayabilecek tek tanıdığımdır o.. En korkutucu sanrılarımla dalga geçebileceğim kişidir ve bu şakaların aslında pek de şakayla ilgisi olmadığını en iyi bilendir.. Bu konuyu da çok uzatmayacağım.. "Aslında normal olan bizleriz, onlar deli" diyebileceğim kişidir o..
Anlatabileceğim çok şey var onunla ilgili, ama daha fazlasını paylaşmak istediğimden pek de emin değilim.. "Mim" diye çağıranlar da vardır onu, "Mali" diye de.. Ama onu tanıyan herkes bilir ki, "Çokomel"dir o aslında.. (Bu son cümleyi yazarken de kıkırdamış olabilir yazar, kimbilir..)
Doğum günün tekrar kutlu olsun... İyi ki de doğmuşsun!
İyi ki varsın... İyi ki dostum olmuşsun!
Cumartesi, Temmuz 10, 2010
Gecenin Sınırını Aşmak
Cumartesi, Haziran 26, 2010
O Yeşili İstiyorum!
Cuma, Haziran 11, 2010
Rehber
Panik
Pazar, Kasım 15, 2009
Saç
Salı, Eylül 02, 2008
Ruh Hali Tıkıntısı
Kızıllaşan gözlerinden korktuğum
Ölüm,
Ne güzel görünüyorsun uzaktan...
İçinde yaşlanmaktan korktuğum
Yaşam,
Ne masum görünüyordun uzaktan...
Bir uçtan diğerine
Savrulmaktan yorulan zihnim,
Kararsızlıktan bitap düşmüşken,
Tam ortalarında duruyorum
Yaşam ve ölümün...
Bakıldığında eşit uzaklıktan
Her ikisi de eşit oranda korkutucu
Ve güzel olduğundan...
Bir zamandır
Ölüm ve yaşam
Arasında sıkışıp kalan
Zavallı ruhuma annelik edip,
Onu beklemenin erdemine
Alıştırmaya çalışıyordum.
Şimdi görüyorum ki
Zaten bekleyişimmiş
Onu bu denli yoran,
Oradan oraya savurup duran...
Yeni aldığım karar
-yanlış, ya da doğru- ,
Beklememek olacak...
Ne bir kişiyi,
Ne de bir zamanı gelecek olan.
Cumartesi, Ağustos 30, 2008
Sabah Yorgunluğu
Gün ki, ilk anki kadar yalnız, can da.
Sanki bugün doğmuş kadar yalnız ve sanki bugün doğmuş kadar sevgi doluyum şu anda. Bir çay-bir sigara, bir kahve-bir sigara... Her şeyin tek hatırası...
Her anın yalnızlığının bütünlüğünden mi geliyor sesin? Duyuyorum... biliyorum sensin. Ah bir anlayabilsem, ne dersin... Bir de görebilsem, nerdesin.
Yarın yok olmuş oluverse aniden... Gün dün değilmiş olsa... Bugünde kalsa aklım, bu anda...
Bugün olmasa ya adı günün, saat sabahın dördü olmasa, bu evde olmasam, bu ev de olmasa, olmasam... Hiç olmasam ya... Gene de olur muydu adım aklında?
aklım çok karışık...
***
Kız pek çok zaman kafasında çakan şimşekleri paylaşmak istiyordu. Karşısına çıkan herkesle. İnterneti araç tutmuştu sonunda kendine, çünkü anladığı kadarıyla hiçkimsenin onu dinlemeye niyeti yoktu yakın çevresinde. Dostu yoktu; arkadaşlarının işleri olurdu hep, dert dinlemekten çok daha önemli işleri; ailesinin hiç vakti olmazdı kızın konuşmasına yetecek kadar. Ama herkesin anlatacak birşeyleri olurdu. Tam kız ağzını açacak olduğunda anlatılan, hiç bitmeyen dertleri olurdu herkesin ve herkes bunları kıza anlatırdı. Bilirlerdi ki kız herkesin derdini sahiplenir, kendini unuturdu. Her zaman onları dinlemek için vakti olurdu kızın. Olmasa da yaratırdı. Yeter ki anlatsınlardı, yeterki içlerinde birikip onlara acı vermesindi küçük büyük hiçbir sorunları. Kız hep kulakları açık beklerdi. Kız, ona ihtiyacı olduğunu söyleyen herkese koşardı bir yolunu bulup. Ama ya kızın ihtiyaçları ne olacaktı? Satırlarca, sayfalarca, kitaplarca yazsa acısı diner miydi kızın?
***
"Kronik depresyon!" demişti sadece doktoru kıza... Bir de "Panik atak!"... araya da "Şizofreni başlangıcı!" diye eklemişti. Yalandı oysa hepsi. Kızın hiçbirşeyi yoktu aslında. "İlgi ihtiyacı!" vardı sadece, bir de "Şevkat arayışı!" vardı, araya da "Akıl karışıklığı!"nı ekleyebilirdiniz. Deli olduğunu kabul etmişti doktorlar. Rapor vermekten, daha çok küçük olduğu ve hayattan dışlanmasını istemedikleri için vazgeçmişlerdi. Neye göre deliydi peki kız? Kime göre? Aklını kullanmıyor muydu? Kullanamıyor muydu yoksa? Kim, nasıl karar verebiliyordu daha ondört yaşında, yapayalnız bir kız çocuğunun delirdiğine? Böyle yargılar vererek, delirmeye çok yaklaşmasına sebep olma ihtimalleri hiç mi yoktu yani? Bunu söyleyenler çok mu zekiydiler? Belki de... Peki bunca yüklü olan zekalarını o kızdan daha mı iyi kullanıyorlardı? Kim, neye göre cevap verebilirdi ki bunca soruya? Yazar veremiyordu işte, o zamanda verememişti; şimdi de veremiyordu... Freud da kimdi ki? Kızın aklının yerinde olup olmadığını, onun yazdığı birkaç kitaptan mı anlamışlardı acaba? Öyle olduysa hepsi deli, kız akıllıydı işte. Hiç boşuna inkar etmesinlerdi...!
***
Yorgunluğun tanımını yapabilir misiniz bana? Ben yapamam, ta iliklerimde hissettiğim şeyin yorgunluk olduğunu düşünsem de, bunu açıklamak için yeterli kelime bulamam. En çok ne yorar sizi söyleyebilir misiniz? Ben söyleyemem, söylenmiş tek bir kelime de olabilir o gün beni en çok yoran şey, hiçbirşey yapamamış olmak da olabilir; bunu açıklamak için de kelimeler yetersiz kalmaz mı? Benimkiler kalır, sanırım.
Bunca şey anlattım size mesela, ne kadarı anlaşıldı, kaçınız anladı? Anlayanlar anlamayanlara anlatabilirler mi? Benim tüm kelimelerim burda bir yerlerde işte. Yazması benden olsun, bulup çıkarması size kalsın.
Teşekkürler...!
Cuma, Ağustos 29, 2008
Karış Aklım
Birbirine karıştı
Gerçeğim - düşüm
Ağlamak istiyorum katılasıya
Doyasıya gülmek de istiyorum ama
Yalnız kalmak istiyorum
İstemiyorum
Kafa dinlemek istiyorum
Yalnız kalmak istemiyorum
Zihnimdeki, ruhumdaki yorgunluğum
Vurdu bedenime
Bedenimi yormak istiyorum
Ruhum biraz dinlensin diye
Çarşamba, Temmuz 30, 2008
ben heykelciği
yine. Nedense zaman daha çok geçsin, iyice ilerlesin, mümkün
olduğunca uyumayayım, dinlenmeyeyim diye cebelleşiyorum saatin tik
taklarıyla. Ne kadar çok uykusuz kalırsam, o kadar daha yorulur bedenim
ve neticesinde de o kadar hissiz bir uykuya dalarım diye belki. Rüyalar
gelip kandırmasınlar diye belki. Belki de sadece eski kabuslarla
uyanmaktan korkuyorumdur, ya da yenilerinden...
Tanıdığım uzun boylu çocukların en belirgini, en saçma ve en büyük
korkularla bakıyor gözlerime aynadan. Yalnızlıktan korkuyor ölesiye,
yalnız kalmak istiyor. Karanlıktan korkuyor, gecenin en karanlık saatinde
evin en karanlık köşesine siniyor. Aldanmaktan korkuyor, kanıyor tüm
düşlerine. Delilikten korkuyor, çocukluğu ardına gizleniyor sonunda,
korkudan. Korku kelimesinden korkuyor en çok... Korkudan kaçıyor,
sığınıyor korkularına.
***
Kirli hissediyorum bu gece. Hayatın tüm tozu toprağı üzerimde,
katılaşmış çamurdan farksız bir ağırlık. Taş gibi sert... Yıkasam olmuyor,
kazımaya kalksam olmuyor... Ne yapsam olmuyor. Yavaş yavaş
çamurdan bir heykele dönüşüyor gibi hissediyorum, yerinden dahi
kıpırdayamayacak kadar ağır kol ve bacaklarım.
***
Yağmur yine yağsa. Yağarken güzeldi herşey, temiz görünüyordu.
Taşlaşmış çamurlar dahi dayanamaz yağmura bu dünyada.
***
Gözyaşı oluklarına kadar tastamam bir çamurdan heykelim ben bu
gece, yağmur gözlerimden odamın zeminine yağsın diye...
Perşembe, Temmuz 10, 2008
Evinden Hiç Çıkmayan Adam
Dün sabaha kadar halinden pek de şikayetçi değildi aslında. Ama dün sabah yaşlı annesi pes etmişti, "Yeter artık!" demişti. "Bütün hayatımı sana adadım, anlıyor musun? Bunu anlayabiliyor musun?" diyerek, kapıdan çıkıp gitmişti. Hayır, anlamamıştı... hala anlamıyordu... anlayamıyordu. Dün akşam saatlerine kadar annesinin söylediklerini düşünüp durmuştu, en sonunda hiç bir şeyi doğru dürüst anlatmadığı ve geri gelmediği için annesine küsmeye karar vermişti. Gün dönüp de bu sabah olduğundaysa annesine küsmenin bir faydası olmadığını, çünkü bir daha asla gelmeyeceğini, onu sonsuza dek terk ettiğini anlamış ve kızmıştı... Yıllardır dışarıdaki çocuk oyunlarını izlediği penceresine bir yumruk atmıştı. Yo, hayır, isteyerek değil... kazayla olduğuna yemin bile edebilirdi, isterseniz.
Şimdi pencerede açtığı yeni hava deliğinden dışarıdaki çocuk oyunlarını izliyor ve bütün çocuklara kızıyordu, annesi onu henüz terk etmişken bu kadar mutlu olabildikleri için...
Derken, aşağıdaki kapıdan tıkırtılar geldiğini duydu ve heyecanla aşağıya koştu. Fakat kapının önüne kadar geldiğinde içeride kimsenin olmadığını fark etti, yalnızca girişte duran küçük telefon sehpası üzerine bir zarf bırakılmıştı. Zarfı eline aldığında üstünde kendi isminin yazdığını görmek onu pek de şaşırtmadı. Anlaşılan annesi onu aslında dün sabah değil, biraz evvel terk etmişti. Bunu anladığında gözleri doldu ve "Mektup bile yazmış! Bir veda mektubu!" diye bağırarak ağlamaya başladı bir anda.
Mektubu açıp, okumaya başlamadan önce düşüncelere daldı. Annesi bu sabah evde idiyse mutlaka camın kırıldığını duymuş olmalıydı, aksi düşünülemezdi. Peki ama neden gelmemişti yanına yaralanıp yaralanmadığına bakmak için? Evet, evet annesi ondan kesinlikle vaz geçmişti. İyi ama neden? Sonra belki de mektupta yazmıştır bunu diye düşündü, hatta belki de mektup sandığı gibi bir veda mektubu değildi, yalnızca alışverişe falan gideceğini yazdığı bir nottu... kimbilir... Bu düşüncelerin de verdiği heyecanla gülümseyerek mektubu açtı. Kağıdı düzeltmeye çalışırken oturma odasına geçip şişman koltuğa gömüldü ve okumaya başladı. Okudukça yüzündeki gülümseme yavaş yavaş, fakat aleni bir şekilde kaybolmuştu, derken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Yazıları okuyabilmek için gözlerini ovuşturuyordu. Anladığından emin değildi yazılanları, ancak emin olduğu bir şey vardı. Annesi onu gerçekten de terk etmişti. Sonsuza dek gitmişti annesi. Biricik oğlunu bırakıp gitmişti.
Düşünceler aklında oradan oraya koştururken, birden koşup annesini yakalamak ve eve geri getirmek fikrine saplandı zihni. Ayağa fırladı ve kapıya koştu, kapının önünde bir an durakladı. Kapı ona olduğundan da büyük ve güçlü görünüyordu. Sanki dışarı bir çıkarsa bir daha içeri girmesine izin vermeyecek gibi, ya da tam çıkacağı sırada onu yakalayacak ve paramparça edekti. Ama Tanrı aşkına annesi mevzuubahisti! Birşey yapmak zorundaydı. Kapıya uzandı korkarak... Kapıyı açtığı gibi bir hamlede kendini dışarı attı, ama hala ardındaki kocaman kapıya bakıyordu uzanıp onu tekrar içeri çekmesini bekleyerek. Birkaç adım geriledikten sonra korkusu hafifledi ve gözlerini yola çevirip, etrafı taramaya başladı.
Yolun solunda elli, yüz metre kadar ileride annesi bir bankta oturmuş ağlıyordu. Annesinin kaçmasından korktuğu için hiç ses çıkarmadan banka doğru ilerlemeye başladı. Rüzgarın kendisine acı verdiğini farkettiğinde ilk defa eline doğru baktı ve derin bir yarık açıldığını, hatta yarığın içerisinde ufak bir cam parçası bile olduğunu görerek irkildi. Camı çıkarıp ileriye doğru fırlatırken elinden çıkan taze kanları gördüğündeyse bağırmamak için kendisini zorladı. Lanet olsun kan kaybından ölecekti! Üstelik annesi sesleri duymuştu, duymuş olmalıydı... bilirsiniz işte, onu orada yapayalnız ölüme terk etmişti annesi. Sinirle annesinin oturduğu banka doğru bir adım daha attı, ikinci adımında ayağında bir acı hissetti ve bu onu sakinleştirdi. Ayağına doğru baktığında bir şey göremedi, ama her yeni adımda canı daha fazla acıyordu. Derken ayağının ardında bıraktığı kırmızı, yarım ayak izini fark etti. Yere oturup ayağını kucağına yerleştirdiğindeyse az önce yere attığı cam parçasının ayağına saplanmış olduğunu gördü. Yeniden çıkardı camı vücudundan, ama bu kez ileriye değil ardına doğru attı cam parçasını öfkeyle. Doğrulmadan önce acısının geçip gitmesini umarak ayağını bir müddet ovuşturdu ve kalkıp yeniden yürümeye başladı.
Banka birkaç metre mesafe kalıncaya kadar yaklaştığında durdu ve oraya ulaştığında ne yapması, ne söylemesi gerektiğini düşünmeye başladı. Ama o daha hiç bir şey düşünemeden annesi kalkıp önünde bekleyen taksiye bindi ve kapıyı hızla kapadı. Kafasını kaldırıp az önce annesinin oturduğu banka doğru baktı, bank boştu. Annesi gerçekten de gitmişti, onu beklemeden. Taksinin motorundan sert bir gürültü çıktığında yola doğru hamle yaptı, önüne çıkıp arabayı durduracak, annesini arabadan indirecek ve birlikte mutlu bir şekilde evlerine döneceklerdi. Yolun ortasına gelip durdu. Arabanın ani freni sokakta derin bir çığlık gibi duyuldu ve araba yalpalayarak durdu.
Arka kapı ardına kadar açılmıştı şimdi ve anne kapıdan fırlayarak çıkmıştı. Birkaç adım ileride yerde yatan oğlunun yanına çöktü kadın ve inledi "Evden çıkmışsın...".
Pazartesi, Temmuz 07, 2008
Yağmura Gidiş
Kız küçük bir an için durakladı, geri dönmek ister gibi başını sağına doğru bir santimetre kadar kıpırdattıktan sonra yine önüne döndü, eğilmiş olan boynunu dikleştirdi ve yavaş adımlarla gidişini sürdürdü. Bir kaç adım sonra yine durdu -bu kez çok daha kararlı bir şekilde-, önünde duran bomboş caddeye bakıyordu sanki birşey görmek istercesine ve bir anda yere, dizleri üzerine çöktü...
Yüzünü göklere çevirdi kız, ağlayışını bastırmak istiyordu...
"Tanrı'm yardım et..." diye geçirdi içinden, tam da bu anda yağmur başladı, sanki kızın gözyaşlarını saklamak istercesine... Bulutlar çocukluğundan beri en iyi arkadaşıydı kızın, yağmur teninde en sevdiği mücevheriydi...
Kız yüzü hala göğe dönük olduğu halde derin bir nefes aldı, usulca gözlerini kapadı ve bıraktı kendini yağmurun emniyetli kollarına...
Salı, Mayıs 27, 2008
Rüya
Korkusunun çok daha fazla artmasının sebebi ise, aslında hiçbirşeyi unutmamış olmasıydı... yalnızca aklının derinliklerinde olduğunu sandığı onlarca anıya sahip değildi aslında... Onların yerine yüzlerce başka şey anımsıyordu, yaşamadığına yemin edebileceği bir sürü andan oluşan. Bu çözmek zorunda hissettiği problemlerden yalnızca bir tanesiydi üstelik... Sanki hayatı bir başkasınınkiyle yer değiştirmişti. Sanki uyumamış da ölmüş ve bir başkasının bedeninde yeniden dünyaya gelmişti. Üstelik de hatırladığı (ya da hatırladığını sandığı) zamankinden çok daha yaşlı olarak... Ne tür bir şakaydı bu? Böyle bir şakayı kim, nasıl yapabilirdi ki? Anlamsız binlerce soru aklını kurcalayıp durmaktayken masanın üzerindeki cüzdana gözü ilişti. Belki de burada bulacağı muhtemel kartlar, telefon numaraları, kimlikler ve fotoğraflardı onu heyecanlandıran...
Cüzdan elinde öylece kalakaldı bir müddet... Ta ki heyecanının yerini korku alana dek... Bir anda cüzdanı gerisin geri masaya bıraktı ve kapıyı açıp çıktı o tanımadığı evden... Merdivenleri hızla indi ve kapıyı açtı... Sokağa şöyle bir baktığındaysa unutmamış olmayı umduğu, fakat hatırlamakta güçlük çektiği sokağında olduğunun farkına vardı. Evini bulmak için, nereye gideceğini çok iyi biliyordu... Ancak bu berbat şakayı kendisine yaptığını düşündüğü kişi, ya da her neyse o 'şey'den kaçmak ister gibi koşmaya başladı... Koşarken az önce aynada gördüğü altmışlı yaşlardaki adama göre oldukça iyi koşabildiğini fark etti... Üstelik attığı her adımla birlikte aklında unuttuğunu sandığı şeylerden biri daha beliriyordu.
Evinin ön kapısına geldiğinde neden koşturup durduğunu sordu kendine, fakat anımsayamadı... İçeri girdi, kapıyı kapattı ve bir bardak su almak üzere mutfağa yöneldi. Evin içerisinde ilerlerken birden aynaya bakmak için çok güçlü bir istek duydu ve döndü, sağında duran aynaya doğru... Aynadaki yüzü tanınmaz haldeydi... Gözleri yuvalarında uğramış, müthiş bir korku ve endişeyle soru sorar gibi bakıyordu... Oysa hiç endişe ya da korku hissetmiyordu kendisi. Aynaya yaklaşıp gözlerindeki kızarıklığa bakmak istediği sırada, aniden ayna paramparça oldu ve oldukça yaşlı, kan revan içerisinde bir çift el başını iki yandan sımsıkı kavradı... Duvarın gerisinden gelen histerik bir ses, "Sakın unutma!" diye adeta çığlık atarken, kan ter içinde uyandı, yatağında doğrulup "ne rüya ama..." diye homurdandı ve yüzünü yıkamak üzere banyoya doğru gitti, gülümseyerek...
Pazartesi, Mayıs 12, 2008
hayat...
Tek kişilik bir tiyatro gösterisidir, her bir yaşam... Her yaşamın tek oyuncusu, tek seyircisidir de aynı zamanda... bazen gülümseyen, bazen kahkahalara boğulan, bazen ağlayan, bazen ayakta alkışlayıp, bazen memnuniyetsiz kalan...
Yaşarcasına okunan her kitap kendi öz yaşantınızdan ibarettir... Sevdiğiniz her bir kişi sizin gözlerinizle size bakar... Yanan her ateş sizin nefesinizden çalar...
Her bir yaşam eşsiz birer yalnızlık öyküsüdür, anlatılmaya çalışılan... Korkma! Çünkü, yalnızlıktan değil, yaşamaktan korkuyorsun aslında...
Gülümse, öyleyse... Çünkü, hayat... kocaman, aptal bir şakadan ibaret çoğu zaman.