Kirli mi yoksa yorgun mu hissettiğime karar veremediğim anlardan biri,
yine. Nedense zaman daha çok geçsin, iyice ilerlesin, mümkün
olduğunca uyumayayım, dinlenmeyeyim diye cebelleşiyorum saatin tik
taklarıyla. Ne kadar çok uykusuz kalırsam, o kadar daha yorulur bedenim
ve neticesinde de o kadar hissiz bir uykuya dalarım diye belki. Rüyalar
gelip kandırmasınlar diye belki. Belki de sadece eski kabuslarla
uyanmaktan korkuyorumdur, ya da yenilerinden...
Tanıdığım uzun boylu çocukların en belirgini, en saçma ve en büyük
korkularla bakıyor gözlerime aynadan. Yalnızlıktan korkuyor ölesiye,
yalnız kalmak istiyor. Karanlıktan korkuyor, gecenin en karanlık saatinde
evin en karanlık köşesine siniyor. Aldanmaktan korkuyor, kanıyor tüm
düşlerine. Delilikten korkuyor, çocukluğu ardına gizleniyor sonunda,
korkudan. Korku kelimesinden korkuyor en çok... Korkudan kaçıyor,
sığınıyor korkularına.
***
Kirli hissediyorum bu gece. Hayatın tüm tozu toprağı üzerimde,
katılaşmış çamurdan farksız bir ağırlık. Taş gibi sert... Yıkasam olmuyor,
kazımaya kalksam olmuyor... Ne yapsam olmuyor. Yavaş yavaş
çamurdan bir heykele dönüşüyor gibi hissediyorum, yerinden dahi
kıpırdayamayacak kadar ağır kol ve bacaklarım.
***
Yağmur yine yağsa. Yağarken güzeldi herşey, temiz görünüyordu.
Taşlaşmış çamurlar dahi dayanamaz yağmura bu dünyada.
***
Gözyaşı oluklarına kadar tastamam bir çamurdan heykelim ben bu
gece, yağmur gözlerimden odamın zeminine yağsın diye...
Çarşamba, Temmuz 30, 2008
Perşembe, Temmuz 10, 2008
Evinden Hiç Çıkmayan Adam
Penceresinin kırılmış camından dışarıda oynayan çocukları izliyordu. Yaşantısının büyük bir bölümünü bu pencerenin önünde, zamanla büyüyüp değişen çocukların oyunlarını izleyerek geçirmişti. Bütün çocuk oyunlarını biliyordu, hiç oynamamış olmasına karşın.
Dün sabaha kadar halinden pek de şikayetçi değildi aslında. Ama dün sabah yaşlı annesi pes etmişti, "Yeter artık!" demişti. "Bütün hayatımı sana adadım, anlıyor musun? Bunu anlayabiliyor musun?" diyerek, kapıdan çıkıp gitmişti. Hayır, anlamamıştı... hala anlamıyordu... anlayamıyordu. Dün akşam saatlerine kadar annesinin söylediklerini düşünüp durmuştu, en sonunda hiç bir şeyi doğru dürüst anlatmadığı ve geri gelmediği için annesine küsmeye karar vermişti. Gün dönüp de bu sabah olduğundaysa annesine küsmenin bir faydası olmadığını, çünkü bir daha asla gelmeyeceğini, onu sonsuza dek terk ettiğini anlamış ve kızmıştı... Yıllardır dışarıdaki çocuk oyunlarını izlediği penceresine bir yumruk atmıştı. Yo, hayır, isteyerek değil... kazayla olduğuna yemin bile edebilirdi, isterseniz.
Şimdi pencerede açtığı yeni hava deliğinden dışarıdaki çocuk oyunlarını izliyor ve bütün çocuklara kızıyordu, annesi onu henüz terk etmişken bu kadar mutlu olabildikleri için...
Derken, aşağıdaki kapıdan tıkırtılar geldiğini duydu ve heyecanla aşağıya koştu. Fakat kapının önüne kadar geldiğinde içeride kimsenin olmadığını fark etti, yalnızca girişte duran küçük telefon sehpası üzerine bir zarf bırakılmıştı. Zarfı eline aldığında üstünde kendi isminin yazdığını görmek onu pek de şaşırtmadı. Anlaşılan annesi onu aslında dün sabah değil, biraz evvel terk etmişti. Bunu anladığında gözleri doldu ve "Mektup bile yazmış! Bir veda mektubu!" diye bağırarak ağlamaya başladı bir anda.
Mektubu açıp, okumaya başlamadan önce düşüncelere daldı. Annesi bu sabah evde idiyse mutlaka camın kırıldığını duymuş olmalıydı, aksi düşünülemezdi. Peki ama neden gelmemişti yanına yaralanıp yaralanmadığına bakmak için? Evet, evet annesi ondan kesinlikle vaz geçmişti. İyi ama neden? Sonra belki de mektupta yazmıştır bunu diye düşündü, hatta belki de mektup sandığı gibi bir veda mektubu değildi, yalnızca alışverişe falan gideceğini yazdığı bir nottu... kimbilir... Bu düşüncelerin de verdiği heyecanla gülümseyerek mektubu açtı. Kağıdı düzeltmeye çalışırken oturma odasına geçip şişman koltuğa gömüldü ve okumaya başladı. Okudukça yüzündeki gülümseme yavaş yavaş, fakat aleni bir şekilde kaybolmuştu, derken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Yazıları okuyabilmek için gözlerini ovuşturuyordu. Anladığından emin değildi yazılanları, ancak emin olduğu bir şey vardı. Annesi onu gerçekten de terk etmişti. Sonsuza dek gitmişti annesi. Biricik oğlunu bırakıp gitmişti.
Düşünceler aklında oradan oraya koştururken, birden koşup annesini yakalamak ve eve geri getirmek fikrine saplandı zihni. Ayağa fırladı ve kapıya koştu, kapının önünde bir an durakladı. Kapı ona olduğundan da büyük ve güçlü görünüyordu. Sanki dışarı bir çıkarsa bir daha içeri girmesine izin vermeyecek gibi, ya da tam çıkacağı sırada onu yakalayacak ve paramparça edekti. Ama Tanrı aşkına annesi mevzuubahisti! Birşey yapmak zorundaydı. Kapıya uzandı korkarak... Kapıyı açtığı gibi bir hamlede kendini dışarı attı, ama hala ardındaki kocaman kapıya bakıyordu uzanıp onu tekrar içeri çekmesini bekleyerek. Birkaç adım geriledikten sonra korkusu hafifledi ve gözlerini yola çevirip, etrafı taramaya başladı.
Yolun solunda elli, yüz metre kadar ileride annesi bir bankta oturmuş ağlıyordu. Annesinin kaçmasından korktuğu için hiç ses çıkarmadan banka doğru ilerlemeye başladı. Rüzgarın kendisine acı verdiğini farkettiğinde ilk defa eline doğru baktı ve derin bir yarık açıldığını, hatta yarığın içerisinde ufak bir cam parçası bile olduğunu görerek irkildi. Camı çıkarıp ileriye doğru fırlatırken elinden çıkan taze kanları gördüğündeyse bağırmamak için kendisini zorladı. Lanet olsun kan kaybından ölecekti! Üstelik annesi sesleri duymuştu, duymuş olmalıydı... bilirsiniz işte, onu orada yapayalnız ölüme terk etmişti annesi. Sinirle annesinin oturduğu banka doğru bir adım daha attı, ikinci adımında ayağında bir acı hissetti ve bu onu sakinleştirdi. Ayağına doğru baktığında bir şey göremedi, ama her yeni adımda canı daha fazla acıyordu. Derken ayağının ardında bıraktığı kırmızı, yarım ayak izini fark etti. Yere oturup ayağını kucağına yerleştirdiğindeyse az önce yere attığı cam parçasının ayağına saplanmış olduğunu gördü. Yeniden çıkardı camı vücudundan, ama bu kez ileriye değil ardına doğru attı cam parçasını öfkeyle. Doğrulmadan önce acısının geçip gitmesini umarak ayağını bir müddet ovuşturdu ve kalkıp yeniden yürümeye başladı.
Banka birkaç metre mesafe kalıncaya kadar yaklaştığında durdu ve oraya ulaştığında ne yapması, ne söylemesi gerektiğini düşünmeye başladı. Ama o daha hiç bir şey düşünemeden annesi kalkıp önünde bekleyen taksiye bindi ve kapıyı hızla kapadı. Kafasını kaldırıp az önce annesinin oturduğu banka doğru baktı, bank boştu. Annesi gerçekten de gitmişti, onu beklemeden. Taksinin motorundan sert bir gürültü çıktığında yola doğru hamle yaptı, önüne çıkıp arabayı durduracak, annesini arabadan indirecek ve birlikte mutlu bir şekilde evlerine döneceklerdi. Yolun ortasına gelip durdu. Arabanın ani freni sokakta derin bir çığlık gibi duyuldu ve araba yalpalayarak durdu.
Arka kapı ardına kadar açılmıştı şimdi ve anne kapıdan fırlayarak çıkmıştı. Birkaç adım ileride yerde yatan oğlunun yanına çöktü kadın ve inledi "Evden çıkmışsın...".
Dün sabaha kadar halinden pek de şikayetçi değildi aslında. Ama dün sabah yaşlı annesi pes etmişti, "Yeter artık!" demişti. "Bütün hayatımı sana adadım, anlıyor musun? Bunu anlayabiliyor musun?" diyerek, kapıdan çıkıp gitmişti. Hayır, anlamamıştı... hala anlamıyordu... anlayamıyordu. Dün akşam saatlerine kadar annesinin söylediklerini düşünüp durmuştu, en sonunda hiç bir şeyi doğru dürüst anlatmadığı ve geri gelmediği için annesine küsmeye karar vermişti. Gün dönüp de bu sabah olduğundaysa annesine küsmenin bir faydası olmadığını, çünkü bir daha asla gelmeyeceğini, onu sonsuza dek terk ettiğini anlamış ve kızmıştı... Yıllardır dışarıdaki çocuk oyunlarını izlediği penceresine bir yumruk atmıştı. Yo, hayır, isteyerek değil... kazayla olduğuna yemin bile edebilirdi, isterseniz.
Şimdi pencerede açtığı yeni hava deliğinden dışarıdaki çocuk oyunlarını izliyor ve bütün çocuklara kızıyordu, annesi onu henüz terk etmişken bu kadar mutlu olabildikleri için...
Derken, aşağıdaki kapıdan tıkırtılar geldiğini duydu ve heyecanla aşağıya koştu. Fakat kapının önüne kadar geldiğinde içeride kimsenin olmadığını fark etti, yalnızca girişte duran küçük telefon sehpası üzerine bir zarf bırakılmıştı. Zarfı eline aldığında üstünde kendi isminin yazdığını görmek onu pek de şaşırtmadı. Anlaşılan annesi onu aslında dün sabah değil, biraz evvel terk etmişti. Bunu anladığında gözleri doldu ve "Mektup bile yazmış! Bir veda mektubu!" diye bağırarak ağlamaya başladı bir anda.
Mektubu açıp, okumaya başlamadan önce düşüncelere daldı. Annesi bu sabah evde idiyse mutlaka camın kırıldığını duymuş olmalıydı, aksi düşünülemezdi. Peki ama neden gelmemişti yanına yaralanıp yaralanmadığına bakmak için? Evet, evet annesi ondan kesinlikle vaz geçmişti. İyi ama neden? Sonra belki de mektupta yazmıştır bunu diye düşündü, hatta belki de mektup sandığı gibi bir veda mektubu değildi, yalnızca alışverişe falan gideceğini yazdığı bir nottu... kimbilir... Bu düşüncelerin de verdiği heyecanla gülümseyerek mektubu açtı. Kağıdı düzeltmeye çalışırken oturma odasına geçip şişman koltuğa gömüldü ve okumaya başladı. Okudukça yüzündeki gülümseme yavaş yavaş, fakat aleni bir şekilde kaybolmuştu, derken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Yazıları okuyabilmek için gözlerini ovuşturuyordu. Anladığından emin değildi yazılanları, ancak emin olduğu bir şey vardı. Annesi onu gerçekten de terk etmişti. Sonsuza dek gitmişti annesi. Biricik oğlunu bırakıp gitmişti.
Düşünceler aklında oradan oraya koştururken, birden koşup annesini yakalamak ve eve geri getirmek fikrine saplandı zihni. Ayağa fırladı ve kapıya koştu, kapının önünde bir an durakladı. Kapı ona olduğundan da büyük ve güçlü görünüyordu. Sanki dışarı bir çıkarsa bir daha içeri girmesine izin vermeyecek gibi, ya da tam çıkacağı sırada onu yakalayacak ve paramparça edekti. Ama Tanrı aşkına annesi mevzuubahisti! Birşey yapmak zorundaydı. Kapıya uzandı korkarak... Kapıyı açtığı gibi bir hamlede kendini dışarı attı, ama hala ardındaki kocaman kapıya bakıyordu uzanıp onu tekrar içeri çekmesini bekleyerek. Birkaç adım geriledikten sonra korkusu hafifledi ve gözlerini yola çevirip, etrafı taramaya başladı.
Yolun solunda elli, yüz metre kadar ileride annesi bir bankta oturmuş ağlıyordu. Annesinin kaçmasından korktuğu için hiç ses çıkarmadan banka doğru ilerlemeye başladı. Rüzgarın kendisine acı verdiğini farkettiğinde ilk defa eline doğru baktı ve derin bir yarık açıldığını, hatta yarığın içerisinde ufak bir cam parçası bile olduğunu görerek irkildi. Camı çıkarıp ileriye doğru fırlatırken elinden çıkan taze kanları gördüğündeyse bağırmamak için kendisini zorladı. Lanet olsun kan kaybından ölecekti! Üstelik annesi sesleri duymuştu, duymuş olmalıydı... bilirsiniz işte, onu orada yapayalnız ölüme terk etmişti annesi. Sinirle annesinin oturduğu banka doğru bir adım daha attı, ikinci adımında ayağında bir acı hissetti ve bu onu sakinleştirdi. Ayağına doğru baktığında bir şey göremedi, ama her yeni adımda canı daha fazla acıyordu. Derken ayağının ardında bıraktığı kırmızı, yarım ayak izini fark etti. Yere oturup ayağını kucağına yerleştirdiğindeyse az önce yere attığı cam parçasının ayağına saplanmış olduğunu gördü. Yeniden çıkardı camı vücudundan, ama bu kez ileriye değil ardına doğru attı cam parçasını öfkeyle. Doğrulmadan önce acısının geçip gitmesini umarak ayağını bir müddet ovuşturdu ve kalkıp yeniden yürümeye başladı.
Banka birkaç metre mesafe kalıncaya kadar yaklaştığında durdu ve oraya ulaştığında ne yapması, ne söylemesi gerektiğini düşünmeye başladı. Ama o daha hiç bir şey düşünemeden annesi kalkıp önünde bekleyen taksiye bindi ve kapıyı hızla kapadı. Kafasını kaldırıp az önce annesinin oturduğu banka doğru baktı, bank boştu. Annesi gerçekten de gitmişti, onu beklemeden. Taksinin motorundan sert bir gürültü çıktığında yola doğru hamle yaptı, önüne çıkıp arabayı durduracak, annesini arabadan indirecek ve birlikte mutlu bir şekilde evlerine döneceklerdi. Yolun ortasına gelip durdu. Arabanın ani freni sokakta derin bir çığlık gibi duyuldu ve araba yalpalayarak durdu.
Arka kapı ardına kadar açılmıştı şimdi ve anne kapıdan fırlayarak çıkmıştı. Birkaç adım ileride yerde yatan oğlunun yanına çöktü kadın ve inledi "Evden çıkmışsın...".
Pazartesi, Temmuz 07, 2008
Yağmura Gidiş
Kız, hışımla kapatıp ardında bıraktı kapıyı. Dönüp bakmadı bile koşarken. Pencerede soluk bir yüz gözlüyordu gidişini. Penceredeki yüzde ışıltılı küçücük taşlarmışcasına iki damla yaş parlayarak yanaklardan boyuna doğru yönelmekteydi...
Kız küçük bir an için durakladı, geri dönmek ister gibi başını sağına doğru bir santimetre kadar kıpırdattıktan sonra yine önüne döndü, eğilmiş olan boynunu dikleştirdi ve yavaş adımlarla gidişini sürdürdü. Bir kaç adım sonra yine durdu -bu kez çok daha kararlı bir şekilde-, önünde duran bomboş caddeye bakıyordu sanki birşey görmek istercesine ve bir anda yere, dizleri üzerine çöktü...
Yüzünü göklere çevirdi kız, ağlayışını bastırmak istiyordu...
"Tanrı'm yardım et..." diye geçirdi içinden, tam da bu anda yağmur başladı, sanki kızın gözyaşlarını saklamak istercesine... Bulutlar çocukluğundan beri en iyi arkadaşıydı kızın, yağmur teninde en sevdiği mücevheriydi...
Kız yüzü hala göğe dönük olduğu halde derin bir nefes aldı, usulca gözlerini kapadı ve bıraktı kendini yağmurun emniyetli kollarına...
Kız küçük bir an için durakladı, geri dönmek ister gibi başını sağına doğru bir santimetre kadar kıpırdattıktan sonra yine önüne döndü, eğilmiş olan boynunu dikleştirdi ve yavaş adımlarla gidişini sürdürdü. Bir kaç adım sonra yine durdu -bu kez çok daha kararlı bir şekilde-, önünde duran bomboş caddeye bakıyordu sanki birşey görmek istercesine ve bir anda yere, dizleri üzerine çöktü...
Yüzünü göklere çevirdi kız, ağlayışını bastırmak istiyordu...
"Tanrı'm yardım et..." diye geçirdi içinden, tam da bu anda yağmur başladı, sanki kızın gözyaşlarını saklamak istercesine... Bulutlar çocukluğundan beri en iyi arkadaşıydı kızın, yağmur teninde en sevdiği mücevheriydi...
Kız yüzü hala göğe dönük olduğu halde derin bir nefes aldı, usulca gözlerini kapadı ve bıraktı kendini yağmurun emniyetli kollarına...
Salı, Mayıs 27, 2008
Rüya
Herşeyi yavaş yavaş unuttuğunun farkına varmak (herhangi birine olabileceği kadar) korkutmuştu onu...
Korkusunun çok daha fazla artmasının sebebi ise, aslında hiçbirşeyi unutmamış olmasıydı... yalnızca aklının derinliklerinde olduğunu sandığı onlarca anıya sahip değildi aslında... Onların yerine yüzlerce başka şey anımsıyordu, yaşamadığına yemin edebileceği bir sürü andan oluşan. Bu çözmek zorunda hissettiği problemlerden yalnızca bir tanesiydi üstelik... Sanki hayatı bir başkasınınkiyle yer değiştirmişti. Sanki uyumamış da ölmüş ve bir başkasının bedeninde yeniden dünyaya gelmişti. Üstelik de hatırladığı (ya da hatırladığını sandığı) zamankinden çok daha yaşlı olarak... Ne tür bir şakaydı bu? Böyle bir şakayı kim, nasıl yapabilirdi ki? Anlamsız binlerce soru aklını kurcalayıp durmaktayken masanın üzerindeki cüzdana gözü ilişti. Belki de burada bulacağı muhtemel kartlar, telefon numaraları, kimlikler ve fotoğraflardı onu heyecanlandıran...
Cüzdan elinde öylece kalakaldı bir müddet... Ta ki heyecanının yerini korku alana dek... Bir anda cüzdanı gerisin geri masaya bıraktı ve kapıyı açıp çıktı o tanımadığı evden... Merdivenleri hızla indi ve kapıyı açtı... Sokağa şöyle bir baktığındaysa unutmamış olmayı umduğu, fakat hatırlamakta güçlük çektiği sokağında olduğunun farkına vardı. Evini bulmak için, nereye gideceğini çok iyi biliyordu... Ancak bu berbat şakayı kendisine yaptığını düşündüğü kişi, ya da her neyse o 'şey'den kaçmak ister gibi koşmaya başladı... Koşarken az önce aynada gördüğü altmışlı yaşlardaki adama göre oldukça iyi koşabildiğini fark etti... Üstelik attığı her adımla birlikte aklında unuttuğunu sandığı şeylerden biri daha beliriyordu.
Evinin ön kapısına geldiğinde neden koşturup durduğunu sordu kendine, fakat anımsayamadı... İçeri girdi, kapıyı kapattı ve bir bardak su almak üzere mutfağa yöneldi. Evin içerisinde ilerlerken birden aynaya bakmak için çok güçlü bir istek duydu ve döndü, sağında duran aynaya doğru... Aynadaki yüzü tanınmaz haldeydi... Gözleri yuvalarında uğramış, müthiş bir korku ve endişeyle soru sorar gibi bakıyordu... Oysa hiç endişe ya da korku hissetmiyordu kendisi. Aynaya yaklaşıp gözlerindeki kızarıklığa bakmak istediği sırada, aniden ayna paramparça oldu ve oldukça yaşlı, kan revan içerisinde bir çift el başını iki yandan sımsıkı kavradı... Duvarın gerisinden gelen histerik bir ses, "Sakın unutma!" diye adeta çığlık atarken, kan ter içinde uyandı, yatağında doğrulup "ne rüya ama..." diye homurdandı ve yüzünü yıkamak üzere banyoya doğru gitti, gülümseyerek...
Korkusunun çok daha fazla artmasının sebebi ise, aslında hiçbirşeyi unutmamış olmasıydı... yalnızca aklının derinliklerinde olduğunu sandığı onlarca anıya sahip değildi aslında... Onların yerine yüzlerce başka şey anımsıyordu, yaşamadığına yemin edebileceği bir sürü andan oluşan. Bu çözmek zorunda hissettiği problemlerden yalnızca bir tanesiydi üstelik... Sanki hayatı bir başkasınınkiyle yer değiştirmişti. Sanki uyumamış da ölmüş ve bir başkasının bedeninde yeniden dünyaya gelmişti. Üstelik de hatırladığı (ya da hatırladığını sandığı) zamankinden çok daha yaşlı olarak... Ne tür bir şakaydı bu? Böyle bir şakayı kim, nasıl yapabilirdi ki? Anlamsız binlerce soru aklını kurcalayıp durmaktayken masanın üzerindeki cüzdana gözü ilişti. Belki de burada bulacağı muhtemel kartlar, telefon numaraları, kimlikler ve fotoğraflardı onu heyecanlandıran...
Cüzdan elinde öylece kalakaldı bir müddet... Ta ki heyecanının yerini korku alana dek... Bir anda cüzdanı gerisin geri masaya bıraktı ve kapıyı açıp çıktı o tanımadığı evden... Merdivenleri hızla indi ve kapıyı açtı... Sokağa şöyle bir baktığındaysa unutmamış olmayı umduğu, fakat hatırlamakta güçlük çektiği sokağında olduğunun farkına vardı. Evini bulmak için, nereye gideceğini çok iyi biliyordu... Ancak bu berbat şakayı kendisine yaptığını düşündüğü kişi, ya da her neyse o 'şey'den kaçmak ister gibi koşmaya başladı... Koşarken az önce aynada gördüğü altmışlı yaşlardaki adama göre oldukça iyi koşabildiğini fark etti... Üstelik attığı her adımla birlikte aklında unuttuğunu sandığı şeylerden biri daha beliriyordu.
Evinin ön kapısına geldiğinde neden koşturup durduğunu sordu kendine, fakat anımsayamadı... İçeri girdi, kapıyı kapattı ve bir bardak su almak üzere mutfağa yöneldi. Evin içerisinde ilerlerken birden aynaya bakmak için çok güçlü bir istek duydu ve döndü, sağında duran aynaya doğru... Aynadaki yüzü tanınmaz haldeydi... Gözleri yuvalarında uğramış, müthiş bir korku ve endişeyle soru sorar gibi bakıyordu... Oysa hiç endişe ya da korku hissetmiyordu kendisi. Aynaya yaklaşıp gözlerindeki kızarıklığa bakmak istediği sırada, aniden ayna paramparça oldu ve oldukça yaşlı, kan revan içerisinde bir çift el başını iki yandan sımsıkı kavradı... Duvarın gerisinden gelen histerik bir ses, "Sakın unutma!" diye adeta çığlık atarken, kan ter içinde uyandı, yatağında doğrulup "ne rüya ama..." diye homurdandı ve yüzünü yıkamak üzere banyoya doğru gitti, gülümseyerek...
Pazartesi, Mayıs 12, 2008
hayat...
Hayat... kocaman, aptal bir şakadan ibaret çoğu zaman. Hakemlik yapmaya zorlandığınız seyircisiz, oyuncusuz bir basketbol maçı gibi... Düpedüz bir yalnızlık, tek sahip olabileceğiniz... Maçın sonucu, kimin kazandığı bilinemez; tek gerçek, sizin kaybedeceğinizdir...
Tek kişilik bir tiyatro gösterisidir, her bir yaşam... Her yaşamın tek oyuncusu, tek seyircisidir de aynı zamanda... bazen gülümseyen, bazen kahkahalara boğulan, bazen ağlayan, bazen ayakta alkışlayıp, bazen memnuniyetsiz kalan...
Yaşarcasına okunan her kitap kendi öz yaşantınızdan ibarettir... Sevdiğiniz her bir kişi sizin gözlerinizle size bakar... Yanan her ateş sizin nefesinizden çalar...
Her bir yaşam eşsiz birer yalnızlık öyküsüdür, anlatılmaya çalışılan... Korkma! Çünkü, yalnızlıktan değil, yaşamaktan korkuyorsun aslında...
Gülümse, öyleyse... Çünkü, hayat... kocaman, aptal bir şakadan ibaret çoğu zaman.
Tek kişilik bir tiyatro gösterisidir, her bir yaşam... Her yaşamın tek oyuncusu, tek seyircisidir de aynı zamanda... bazen gülümseyen, bazen kahkahalara boğulan, bazen ağlayan, bazen ayakta alkışlayıp, bazen memnuniyetsiz kalan...
Yaşarcasına okunan her kitap kendi öz yaşantınızdan ibarettir... Sevdiğiniz her bir kişi sizin gözlerinizle size bakar... Yanan her ateş sizin nefesinizden çalar...
Her bir yaşam eşsiz birer yalnızlık öyküsüdür, anlatılmaya çalışılan... Korkma! Çünkü, yalnızlıktan değil, yaşamaktan korkuyorsun aslında...
Gülümse, öyleyse... Çünkü, hayat... kocaman, aptal bir şakadan ibaret çoğu zaman.
öpücük...
bazı şeyleri hiç bilmemek güçlü kılabiliyor bazen beni... yani gerçekten, bazılarını hiç öğrenmemek, hiç bilmemek en iyisi... hani olur ya, sormaya korkarsın 'ya öyleyse gerçekten de..' diye...
bir şeyden vaz geçebilmenin en iyi yolu hiç öğrenmemen gereken o hususta hiç bir soru sormaksızın, gerçekten de öyle olduğuna inanmaktır bazen... evet, karanlık bir düşünce farkındayım... ve evet, ben pesimist doğanlardanım... şanssız olanlardan sadece biri...
***
birşey oldu eve dönerken... gecenin bir yarısındayız ve evime doğru yol almakta olan taksinin arka koltuğunda oturmuşum, sanki biri ölmüş gibi oldu aniden, ağlamak istedim orada, öylece... geceleri yolların boş ve karanlık hali duygulandırır beni hep, evet ama bu defa farklıydı, gerçekten. nedenini, nasılını bilmiyorum, bilmek istediğimden de pek emin değilim aslına bakarsanız. zorladım kendimi eve varana kadar kendimi tutabilmek için...
sonra evimizin sokağına girdiğimiz sırada, başka bir apartmanın kapısı önünde oturmuş iki kişiye gözüm ilişti ve o an taksiden inip onlardan birine (hangisi olduğunun bir önemi yok, herhangi birine) sarılıp ağlamak istedim... oysa nefret ederim tanımadığım insanlar önünde göz yaşı dökmekten... ama o an tahmin dahi edemeyeceğiniz kadar (ki o ana kadar böyle birşeyi ben de asla tahmin edemezdim) yoğun bir istek duydum bunu yapmak için...
***
şimdiyse tek istediğim bir tek öpücük, buna inanın. öyle uzun uzadıya, delice birşey değil... sadece küçük bir öpücük... yazdığım onlarca öyküye, masala ve yüzlerce şiire... yüzlercesini yazdım, pek çoğunu tek bir geceye sığdırarak... hepsine işte, bütün o yazdıklarıma... herşeyin anlamsızlığına ağlıyorum... bütün çabamın büyük bir hata oluşunun farkına vardığım bu anda, herşeyi yakıp, yıkmak değil istediğim... sadece küçük bir öpücük... sonrasında hiçkimsenin bir diğerinden, hiçbirşey beklemeyeceği türden, hani kardeşçe, hani insana ben buradayım seninle diyecek türden... masum işte, daha nasıl anlatılır? sadece masum küçük bir öpücük tek istediğim...
***
geceleri boş yollar demiştim ya beni hep duygulandırır diye... onun sebebini düşündüm bu yazıyı yazarken ve buldum, maalesef...
bir zamanlar yanımda olduğuna kayıtsız şartsız inandığım, bir zamanlar gerçekten de yanımda olan bir adam vardı, adına baba diyorduk iki kişi... o zamanlar ayrılık yeniydi, haftasonları onunla kalırdık... sonra pazar geceleri bizi eve bırakırdı, arabanın arka koltuğu yine, yine karanlık ve boş yollar, yine ayrılık... her hafta yine, yeniden ayrılırdım o adamdan ve her hafta bir öncekinden daha da zor gelirdi bana inanın... o zamanlarda yollarda hep trafik olmasını dilerdim, ya da arabanın bozulmasını... ki biraz daha kalabilelim birlikte...
baba sıcaklığı ne garip şeydir... onsuz asla yaşanmaz sanırsınız, yanlış, çok yanlış bir düşünce... yaşanıyor... aylarca sesini bile duymadan (bazen duymak bile istemeden) yaşanıyor... yaşanabiliyor... baba kelimesi bile güven verir insana, öyle değil mi? nerede, ne yapıyor acaba şimdi benim babam? kimbilir... ben gerçekten de tapardım babama, her küçük kız gibi... ne oldu, nerede, nasıl kaybettik bütün bunları sakın sormayın... o bile sorsa anlatabileceğimden emin değilim... bu sonsuza kadar benim içimde yaşayıp, benimle birlikte kaybolacak bir giz olarak kalmalı... yalnızca söyleyebileceğim bir tek şey var bu gece tüm dünyaya, tüm evrene... ben kaybettim içimdeki baba güveni, sıcağı ve inancını... ve kıskanıyorum, kendi kardeşlerim dahil, babalarıyla bağırış çağırış, kavga dövüş de olsa sevgiyle, şefkatle ve saygıyla yoğrulmuş bir ilişkisi olan herkesi... babamı çok özledim! ben o çok eskilerde kalmış olan sevgili babamı çok özledim! onun yüzüne baktığımda, içimde hissettiğim sıcacık kocaman sevgi ve güven duygusunu çok özledim!
***
sadece küçücük masum bir öpücük istiyorum şu anda...
bir şeyden vaz geçebilmenin en iyi yolu hiç öğrenmemen gereken o hususta hiç bir soru sormaksızın, gerçekten de öyle olduğuna inanmaktır bazen... evet, karanlık bir düşünce farkındayım... ve evet, ben pesimist doğanlardanım... şanssız olanlardan sadece biri...
***
birşey oldu eve dönerken... gecenin bir yarısındayız ve evime doğru yol almakta olan taksinin arka koltuğunda oturmuşum, sanki biri ölmüş gibi oldu aniden, ağlamak istedim orada, öylece... geceleri yolların boş ve karanlık hali duygulandırır beni hep, evet ama bu defa farklıydı, gerçekten. nedenini, nasılını bilmiyorum, bilmek istediğimden de pek emin değilim aslına bakarsanız. zorladım kendimi eve varana kadar kendimi tutabilmek için...
sonra evimizin sokağına girdiğimiz sırada, başka bir apartmanın kapısı önünde oturmuş iki kişiye gözüm ilişti ve o an taksiden inip onlardan birine (hangisi olduğunun bir önemi yok, herhangi birine) sarılıp ağlamak istedim... oysa nefret ederim tanımadığım insanlar önünde göz yaşı dökmekten... ama o an tahmin dahi edemeyeceğiniz kadar (ki o ana kadar böyle birşeyi ben de asla tahmin edemezdim) yoğun bir istek duydum bunu yapmak için...
***
şimdiyse tek istediğim bir tek öpücük, buna inanın. öyle uzun uzadıya, delice birşey değil... sadece küçük bir öpücük... yazdığım onlarca öyküye, masala ve yüzlerce şiire... yüzlercesini yazdım, pek çoğunu tek bir geceye sığdırarak... hepsine işte, bütün o yazdıklarıma... herşeyin anlamsızlığına ağlıyorum... bütün çabamın büyük bir hata oluşunun farkına vardığım bu anda, herşeyi yakıp, yıkmak değil istediğim... sadece küçük bir öpücük... sonrasında hiçkimsenin bir diğerinden, hiçbirşey beklemeyeceği türden, hani kardeşçe, hani insana ben buradayım seninle diyecek türden... masum işte, daha nasıl anlatılır? sadece masum küçük bir öpücük tek istediğim...
***
geceleri boş yollar demiştim ya beni hep duygulandırır diye... onun sebebini düşündüm bu yazıyı yazarken ve buldum, maalesef...
bir zamanlar yanımda olduğuna kayıtsız şartsız inandığım, bir zamanlar gerçekten de yanımda olan bir adam vardı, adına baba diyorduk iki kişi... o zamanlar ayrılık yeniydi, haftasonları onunla kalırdık... sonra pazar geceleri bizi eve bırakırdı, arabanın arka koltuğu yine, yine karanlık ve boş yollar, yine ayrılık... her hafta yine, yeniden ayrılırdım o adamdan ve her hafta bir öncekinden daha da zor gelirdi bana inanın... o zamanlarda yollarda hep trafik olmasını dilerdim, ya da arabanın bozulmasını... ki biraz daha kalabilelim birlikte...
baba sıcaklığı ne garip şeydir... onsuz asla yaşanmaz sanırsınız, yanlış, çok yanlış bir düşünce... yaşanıyor... aylarca sesini bile duymadan (bazen duymak bile istemeden) yaşanıyor... yaşanabiliyor... baba kelimesi bile güven verir insana, öyle değil mi? nerede, ne yapıyor acaba şimdi benim babam? kimbilir... ben gerçekten de tapardım babama, her küçük kız gibi... ne oldu, nerede, nasıl kaybettik bütün bunları sakın sormayın... o bile sorsa anlatabileceğimden emin değilim... bu sonsuza kadar benim içimde yaşayıp, benimle birlikte kaybolacak bir giz olarak kalmalı... yalnızca söyleyebileceğim bir tek şey var bu gece tüm dünyaya, tüm evrene... ben kaybettim içimdeki baba güveni, sıcağı ve inancını... ve kıskanıyorum, kendi kardeşlerim dahil, babalarıyla bağırış çağırış, kavga dövüş de olsa sevgiyle, şefkatle ve saygıyla yoğrulmuş bir ilişkisi olan herkesi... babamı çok özledim! ben o çok eskilerde kalmış olan sevgili babamı çok özledim! onun yüzüne baktığımda, içimde hissettiğim sıcacık kocaman sevgi ve güven duygusunu çok özledim!
***
sadece küçücük masum bir öpücük istiyorum şu anda...
Çarşamba, Eylül 26, 2007
Sen En Güzelsin
belki de çoğu zaman bambaşka yerlerde aynı şeyleri yaptık...
belki de hiç bir zaman aynı yerde olamadık...
bunu kimse bilemez, senden ve benden başka...
öyle ki, ben bile bilemiyorum zaman zaman...
bana bakma, ben çoğu zaman kendi adımı bile bilmez haldeyim...
ama sen öyle değilsin, başkasın sen...
bambaşkasın, herkesten ve herşeyden...
bambaşka bir şeysin...
melek gibi bir şeytansın bazen, korkunçsun...
bazen dünyanın en dürüst yalancısısın, gerçeksin...
bazen yanıbaşımdayken yok, bazen çok uzaklarda yanımda oluveriyorsun...
garipsin sen...
çok garipsin...
ve çok güzelsin...
her şeyden çok...
en güzel gülebilen, en güzel sensin!
sen en güzelsin!
belki de hiç bir zaman aynı yerde olamadık...
bunu kimse bilemez, senden ve benden başka...
öyle ki, ben bile bilemiyorum zaman zaman...
bana bakma, ben çoğu zaman kendi adımı bile bilmez haldeyim...
ama sen öyle değilsin, başkasın sen...
bambaşkasın, herkesten ve herşeyden...
bambaşka bir şeysin...
melek gibi bir şeytansın bazen, korkunçsun...
bazen dünyanın en dürüst yalancısısın, gerçeksin...
bazen yanıbaşımdayken yok, bazen çok uzaklarda yanımda oluveriyorsun...
garipsin sen...
çok garipsin...
ve çok güzelsin...
her şeyden çok...
en güzel gülebilen, en güzel sensin!
sen en güzelsin!
Pembe Yalanlar
"Onca şeyden sonra..." dedi kız ağlamaklı... Delikanlıysa susuyordu, göz bebekleri tabandaki parkenin çizgilerine odaklı... Suçlu hissetmişti kendini bir an için, ya da kızın gözyaşlarını görmeye tahammülü yoktu... Genç kız boğazındaki hıçkırığı yuttu ve "Senin için feda ettiğim onca şeyden sonra... hiçbirşey söylemeden dönüp gidecek misin?" dedi güçlükle. Delikanlı bakışlarını yerden, kızın gözlerine çevirdi ve kızın yüzünü avuçları arasında tutarak "Pembeye boyalı yalanlarla daha fazla canını yakmaya hakkım yok. Söyleyebilecek sözcükler, en azından tatlı olanları dilimden çok uzaklarda şimdi... sakın kızma bana... gitmek zorundayım..." dedi ve kızı alnından öperek ayağa kalktı. Delikanlı arkasını döndüğü sırada genç kız ağlayarak sordu; "O'na gidiyorsun, değil mi? Bu yüzden konuşmaktan çekiniyorsun bu kadar... öyle değil mi?". Genç adam kızın sözlerini bitirmesini sabırla bekledi dönüp yüzüne bakmadan... Kız söyleyeceklerini bitirdiğindeyse, hızlı adımlarla çıkıp gitti. kapıdan çıkarken delikanlının gözünden bir damla yaş düştü, parkenin üzerine ve dağılıp kayboldu...
*****
Kız evden çıktığında aklında o gün vardı... ayrılık günü... O günden beri haber alamıyordu O'ndan. Sahi ne kadar olmuştu, altı ay mı? Altı buçuk? Yağmur bastırdığı sırada "Yedi ay... bugün tam yedi ay oldu..." diye mırıldandı kız ve gözünden yaşlar akıp yağmura karıştı. Ağladığını etraftakilerden saklayabilmek için başını eğerek yürümeye başladı kız, yorgun ve dalgın görünüyordu. Birkaç adım sonra önünde dikilen adam yüzünden bir an durakladı ve adamı görmezden gelerek sağa hamle yaptı... Kız başını yerden inatla kaldırmıyordu yürürken, ama izlendiğini hissediyordu. Derken birisi omzundan tutup kendine çevirdi kızı. Genç kız korkmuştu ama hala gözleri yerdeydi ve ayakkabılarından az önce önünde dikilen adam olduğunu farketti karşısındakinin. Tam ne istediğini soracakken, adam; "Yedi ay..." dedi ve devam etti, "Ben de tam sana geliyordum...". Kız, genç adamın yüzüne bakmak için başını kaldırırken 'Kimbilir ne kadar değişmiştir...' diye düşünüyordu, fakat delikanlının yüzünde belli belirsiz bir hüzünden başka en ufak bir değişim yoktu. Kız "neden?" diye kekeledi zorlukla. "Dayanamıyorum artık çünkü... Çünkü, bizim birbirimiz için yaradıldığımızı anladım sonunda..." dedi delikanlı ve elindeki papatyaları kıza uzatıp devam etti; "Bunlar senin için, en sevdiklerinden... Gerçi yağmur yüzünden biraz yıprandılar ama...". Kız darma duman olmuş papatyalara şöyle bir baktı ve "Ben de öyle..." diye içini çekti. Genç adam kızın saçlarını yüzünden çekerken "Söz veriyorum, bir daha seni asla üzmeyeceğim." dedi, kararlı görünüyordu, ama sesi o kadar da kararlı çıkmamıştı. Genç kız gülümsüyordu son sözünü söylerken. Gözyaşları eşliğinde, bulanık ve yarım yamalak bir gülümsemeyle;
"Pembeye boyalı yalanlarla daha fazla canımı yakmaya hakkın yok!" dedi. Kızın sesi çok daha kararlıydı delikanlının sesinden ve görünüşü de öyleydi.
Kız, genç adamı omzundan hafifçe iterek yoluna devam etti. Islak kaldırıma düşen bir demet papatyanın sessiz çığlıkları yankılandı kalabalık sokakta. Yüzünü sildi ve gülümsedi genç kız sokağın bitiminde gözden kaybolurken.
*****
Kız evden çıktığında aklında o gün vardı... ayrılık günü... O günden beri haber alamıyordu O'ndan. Sahi ne kadar olmuştu, altı ay mı? Altı buçuk? Yağmur bastırdığı sırada "Yedi ay... bugün tam yedi ay oldu..." diye mırıldandı kız ve gözünden yaşlar akıp yağmura karıştı. Ağladığını etraftakilerden saklayabilmek için başını eğerek yürümeye başladı kız, yorgun ve dalgın görünüyordu. Birkaç adım sonra önünde dikilen adam yüzünden bir an durakladı ve adamı görmezden gelerek sağa hamle yaptı... Kız başını yerden inatla kaldırmıyordu yürürken, ama izlendiğini hissediyordu. Derken birisi omzundan tutup kendine çevirdi kızı. Genç kız korkmuştu ama hala gözleri yerdeydi ve ayakkabılarından az önce önünde dikilen adam olduğunu farketti karşısındakinin. Tam ne istediğini soracakken, adam; "Yedi ay..." dedi ve devam etti, "Ben de tam sana geliyordum...". Kız, genç adamın yüzüne bakmak için başını kaldırırken 'Kimbilir ne kadar değişmiştir...' diye düşünüyordu, fakat delikanlının yüzünde belli belirsiz bir hüzünden başka en ufak bir değişim yoktu. Kız "neden?" diye kekeledi zorlukla. "Dayanamıyorum artık çünkü... Çünkü, bizim birbirimiz için yaradıldığımızı anladım sonunda..." dedi delikanlı ve elindeki papatyaları kıza uzatıp devam etti; "Bunlar senin için, en sevdiklerinden... Gerçi yağmur yüzünden biraz yıprandılar ama...". Kız darma duman olmuş papatyalara şöyle bir baktı ve "Ben de öyle..." diye içini çekti. Genç adam kızın saçlarını yüzünden çekerken "Söz veriyorum, bir daha seni asla üzmeyeceğim." dedi, kararlı görünüyordu, ama sesi o kadar da kararlı çıkmamıştı. Genç kız gülümsüyordu son sözünü söylerken. Gözyaşları eşliğinde, bulanık ve yarım yamalak bir gülümsemeyle;
"Pembeye boyalı yalanlarla daha fazla canımı yakmaya hakkın yok!" dedi. Kızın sesi çok daha kararlıydı delikanlının sesinden ve görünüşü de öyleydi.
Kız, genç adamı omzundan hafifçe iterek yoluna devam etti. Islak kaldırıma düşen bir demet papatyanın sessiz çığlıkları yankılandı kalabalık sokakta. Yüzünü sildi ve gülümsedi genç kız sokağın bitiminde gözden kaybolurken.
Çarşamba, Mayıs 30, 2007
Umut-Bulut Ülkesi
Günün birinde, Bulutlar Ülkesi'nde, bir dağ köyünde, Itır diye bir kız, bir prenses, prensesliğinden habersiz yaşarmış. Umutsuzluklar Köyü'nde her türden hüzne yer varmış, mutluluk yokmuş. Burası öyle bir köymüş ki, en güneşli günde dahi hep dağın gölgesindeymiş, havasından yağmur hiç eksik olmazmış, ama toprağında değil çiçek, yabani otlar bile yetişmezmiş. Köydeki herkes alabildiğine mutsuz, herkesin bin türlü sıkıntısı varmış.
Akşam olunca Itır, tüm köylüleri köy meydanına toplar, mutlu masallar anlatırmış onlara gülümsesinler diye. Ama gelgelelim köylülerin kafaları dertleriyle o kadar meşgul olurmuş ki, kimse masalları dinlemez, kimse gülümsemezmiş. Itır üzülürmüş sesini duyuramayışına, çünkü babaannesinden çocukluğunda öğrendiği gibi, insanları gülümsetebilmek için tek yapabildiği masallar anlatmakmış. Gene de her akşam köylüleri toplar anlatırmış, belki birisi duyar da gülümser diye.
***
Bir gün köye bir falcı kadın gelmiş, Itır'ın masallarını dinlemiş sabaha dek ve hep gülümsemiş. Kızı çok sevmiş falcı kadın ve O'nun falına bakmaya karar vermiş, okuduğu masallara karşılık. Itır kadını alıp evine götürmüş, kadın hemen bir köşe seçip oturmuş, homurdanır gibi birşeyler söyleyerek kağıtları karıştırdıktan sonra iskambil kartlarını yere sermiş ve başlamış anlatmaya;
"Sen hiç bilmediğin birisin aslında kızım, bir gün bu köye, seni almaya bir adam gelecek, bir prens."
"Nasıl olur? Bir prens beni nereden tanıyacak?" diye sormuş kızcağız heyecan ve merakla.
"Sen," demiş kadın,
"Sen kim olduğunu bilmiyorsun çocuğum, hele bir bak etrafına neler görüyorsun? Sen bu köyden misin? Bu köy, Umutsuzluklar Köyü, sen umutsuz musun?"
"Hayır ama mutsuzum ben de, ben bu köydenim..." deyip ağlamaya başlamış kız.
"Söylemişti diyeceksin, bir gün yine karşılaşacağız seninle, bir sarayda... söylemiştin diyeceksin bana kızım, sen çok mutlu olacaksın. İş ki masallarını unutup da umutsuzluğa düşmeyesin."
"Masalları unutmak mı?" demiş kız gözlerini silip, gülümseyerek ve eklemiş;
"Masallarım benim tek varlığım..."
***
Günler, aylar birbirini kovalamış, yıllar geçmiş, kız yirmi yaşına gelmiş ve hala falcı kadının söylediği prensi bekler dururmuş. Hiç umutsuzluğa düşmemiş, her gün yeni masallar anlatmış köylülere, hiç dinlenmemiş, yine de hep anlatmış.
O sene, bir kış günü, yine yağmur yağarken köye bir yabancı gelmiş, -genç, esmer, uzun boylu bir adam...- adam atından inip köyün yaşlılarına yaklaşmış ve "Bir kızı arıyorum..." demiş.
Bunu duyan tüm kızlar gülümsemişler, Umutsuzluklar Köyü'nde ilk defa her evde umut varmış. Adam konuşmaya devam etmiş;
"Ben Bulutlar Ülkesi prensi Kuzey. Burada, bu köyde Itır diye bir kız varmış, kendisi Umut Ülkesinin prensesi, O'nu bana getiriniz."
Yaşlılar heyecanlanmışlar köylerinde yıllardır bir prensesle birlikte yaşadıklarını duyduklarında, çünkü prenses onlar için bir kurtuluş olabilirmiş, çünkü Itır kız hepsini tek tek çok severmiş, herkes de O'nu. Yaşlıların en yaşlısı hemen Itır'ın evine koşmuş. Kız adamcağızı kapısında nefes nefese görünce çok üzülmüş, hemen içeri davet etmiş ve şerbet ikram etmiş. Adam şerbetinden bir yudum almış ve anlatmaya başlamış;
"Kızım, bugün köye bir prens geldi, geldiği anda yağmur dindi. Prens seni sordu ve şimdi de köy meydanında seni bekliyor."
Kızcağız, aklında falcının sözleriyle, heyecandan eli ayağına dolaşmış bir halde, üstüne başına çeki düzen verip, evden çıkmış ve yaşlıların en yaşlısıyla birlikte köy meydanına gitmiş. Meydana vardıklarında prens ve kız gözgöze gelmişler ve ikisi de köylülerden çekinip gülümseyerek başlarını çevirmişler. Prens Kuzey, Itır'ın yanına gelip,
"Hazırsanız gitmemiz gerek prenses. Yapılacak çok işimiz var." demiş,
"Prenses mi? Ne prensesi?" diye sormuş şaşkın şaşkın kız,
"Doğduğunuz sene Umut Ülkesi savaşta olduğundan büyükanneniz sizi bu köye kaçırmış, kimse sizi bulup, size zarar veremesin diye ve şimdi zamanınız geldi üklenizde bekleniyorsunuz Prenses." diye kısaca anlatmış durumu Prens. Bunları duyan kızın şaşkınlığı iyice artmış.
"Peki öyleyse gidelim, ama ben bir ülkeyi yönetmekten ne anlarım?" demiş kız.
"Evet, bu durumda size ben yardımcı olacağım, ülkelerimiz bir anlaşmaya vardılar ve artık Umut-Bulut Ülkesi adında tek bir ülke oldular. Yani siz ve ben, ikimiz bu ülkeyi yönetmekle yükümlüyüz. Tabii eğer siz de kabul ederseniz." demiş Prens.
Bunu duyan kız bir an bile tereddüt etmeden Prensin verdiği söze inanmış ve kabul etmiş. Hemen yola koyulmuşlar, yolculuk sırasında uyuyakalan Prenses, düşünde Prens Kuzey'i ve ikisinin birlikte çok mutlu olduklarını görmüş. Uyandığında utanarak, gördüğü düşü, falcı kadını ve söylediği masallardan birinde olan ve hep hayalini kurduğu prensin O olduğunu anlatmış Prens Kuzey'e. Bunu duyan Prens de utana sıkıla Prenses Itır'a ilgisini söylemiş.
***
Prens Kuzey ve Prenses Itır, günler süren yolculuklarının ardından saraya vardıklarında sevgiliymişler. On gün süren bir davet verilmiş sarayda Prens ve Prenses şerefine. Halk, onları ve bu yeni, güzel haberi coşkuyla karşılamış.
Prens ve Prensesin yaptıkları ilk iş, Umutsuzluk Köyü'nün adını Mutlu Köy olarak değiştirmek olmuş. Prens ve Prensesi el ele gören herkes, bolluk içinde, mutlu bir hayat sürmüş. Umut-Bulut Ülkesi'nde hergün, gökte ışıl ışıl güneş, mis gibi kokan çiçekler, bolluk ve mutluluk dolu geçiyormuş.
Şu anda dahi nerede birisi gülümserse, derler ki o kişi ya düşünde, ya da gününün bir anında Prens Kuzey ve Prenses Itır'ı el ele görmüştür.
Akşam olunca Itır, tüm köylüleri köy meydanına toplar, mutlu masallar anlatırmış onlara gülümsesinler diye. Ama gelgelelim köylülerin kafaları dertleriyle o kadar meşgul olurmuş ki, kimse masalları dinlemez, kimse gülümsemezmiş. Itır üzülürmüş sesini duyuramayışına, çünkü babaannesinden çocukluğunda öğrendiği gibi, insanları gülümsetebilmek için tek yapabildiği masallar anlatmakmış. Gene de her akşam köylüleri toplar anlatırmış, belki birisi duyar da gülümser diye.
***
Bir gün köye bir falcı kadın gelmiş, Itır'ın masallarını dinlemiş sabaha dek ve hep gülümsemiş. Kızı çok sevmiş falcı kadın ve O'nun falına bakmaya karar vermiş, okuduğu masallara karşılık. Itır kadını alıp evine götürmüş, kadın hemen bir köşe seçip oturmuş, homurdanır gibi birşeyler söyleyerek kağıtları karıştırdıktan sonra iskambil kartlarını yere sermiş ve başlamış anlatmaya;
"Sen hiç bilmediğin birisin aslında kızım, bir gün bu köye, seni almaya bir adam gelecek, bir prens."
"Nasıl olur? Bir prens beni nereden tanıyacak?" diye sormuş kızcağız heyecan ve merakla.
"Sen," demiş kadın,
"Sen kim olduğunu bilmiyorsun çocuğum, hele bir bak etrafına neler görüyorsun? Sen bu köyden misin? Bu köy, Umutsuzluklar Köyü, sen umutsuz musun?"
"Hayır ama mutsuzum ben de, ben bu köydenim..." deyip ağlamaya başlamış kız.
"Söylemişti diyeceksin, bir gün yine karşılaşacağız seninle, bir sarayda... söylemiştin diyeceksin bana kızım, sen çok mutlu olacaksın. İş ki masallarını unutup da umutsuzluğa düşmeyesin."
"Masalları unutmak mı?" demiş kız gözlerini silip, gülümseyerek ve eklemiş;
"Masallarım benim tek varlığım..."
***
Günler, aylar birbirini kovalamış, yıllar geçmiş, kız yirmi yaşına gelmiş ve hala falcı kadının söylediği prensi bekler dururmuş. Hiç umutsuzluğa düşmemiş, her gün yeni masallar anlatmış köylülere, hiç dinlenmemiş, yine de hep anlatmış.
O sene, bir kış günü, yine yağmur yağarken köye bir yabancı gelmiş, -genç, esmer, uzun boylu bir adam...- adam atından inip köyün yaşlılarına yaklaşmış ve "Bir kızı arıyorum..." demiş.
Bunu duyan tüm kızlar gülümsemişler, Umutsuzluklar Köyü'nde ilk defa her evde umut varmış. Adam konuşmaya devam etmiş;
"Ben Bulutlar Ülkesi prensi Kuzey. Burada, bu köyde Itır diye bir kız varmış, kendisi Umut Ülkesinin prensesi, O'nu bana getiriniz."
Yaşlılar heyecanlanmışlar köylerinde yıllardır bir prensesle birlikte yaşadıklarını duyduklarında, çünkü prenses onlar için bir kurtuluş olabilirmiş, çünkü Itır kız hepsini tek tek çok severmiş, herkes de O'nu. Yaşlıların en yaşlısı hemen Itır'ın evine koşmuş. Kız adamcağızı kapısında nefes nefese görünce çok üzülmüş, hemen içeri davet etmiş ve şerbet ikram etmiş. Adam şerbetinden bir yudum almış ve anlatmaya başlamış;
"Kızım, bugün köye bir prens geldi, geldiği anda yağmur dindi. Prens seni sordu ve şimdi de köy meydanında seni bekliyor."
Kızcağız, aklında falcının sözleriyle, heyecandan eli ayağına dolaşmış bir halde, üstüne başına çeki düzen verip, evden çıkmış ve yaşlıların en yaşlısıyla birlikte köy meydanına gitmiş. Meydana vardıklarında prens ve kız gözgöze gelmişler ve ikisi de köylülerden çekinip gülümseyerek başlarını çevirmişler. Prens Kuzey, Itır'ın yanına gelip,
"Hazırsanız gitmemiz gerek prenses. Yapılacak çok işimiz var." demiş,
"Prenses mi? Ne prensesi?" diye sormuş şaşkın şaşkın kız,
"Doğduğunuz sene Umut Ülkesi savaşta olduğundan büyükanneniz sizi bu köye kaçırmış, kimse sizi bulup, size zarar veremesin diye ve şimdi zamanınız geldi üklenizde bekleniyorsunuz Prenses." diye kısaca anlatmış durumu Prens. Bunları duyan kızın şaşkınlığı iyice artmış.
"Peki öyleyse gidelim, ama ben bir ülkeyi yönetmekten ne anlarım?" demiş kız.
"Evet, bu durumda size ben yardımcı olacağım, ülkelerimiz bir anlaşmaya vardılar ve artık Umut-Bulut Ülkesi adında tek bir ülke oldular. Yani siz ve ben, ikimiz bu ülkeyi yönetmekle yükümlüyüz. Tabii eğer siz de kabul ederseniz." demiş Prens.
Bunu duyan kız bir an bile tereddüt etmeden Prensin verdiği söze inanmış ve kabul etmiş. Hemen yola koyulmuşlar, yolculuk sırasında uyuyakalan Prenses, düşünde Prens Kuzey'i ve ikisinin birlikte çok mutlu olduklarını görmüş. Uyandığında utanarak, gördüğü düşü, falcı kadını ve söylediği masallardan birinde olan ve hep hayalini kurduğu prensin O olduğunu anlatmış Prens Kuzey'e. Bunu duyan Prens de utana sıkıla Prenses Itır'a ilgisini söylemiş.
***
Prens Kuzey ve Prenses Itır, günler süren yolculuklarının ardından saraya vardıklarında sevgiliymişler. On gün süren bir davet verilmiş sarayda Prens ve Prenses şerefine. Halk, onları ve bu yeni, güzel haberi coşkuyla karşılamış.
Prens ve Prensesin yaptıkları ilk iş, Umutsuzluk Köyü'nün adını Mutlu Köy olarak değiştirmek olmuş. Prens ve Prensesi el ele gören herkes, bolluk içinde, mutlu bir hayat sürmüş. Umut-Bulut Ülkesi'nde hergün, gökte ışıl ışıl güneş, mis gibi kokan çiçekler, bolluk ve mutluluk dolu geçiyormuş.
Şu anda dahi nerede birisi gülümserse, derler ki o kişi ya düşünde, ya da gününün bir anında Prens Kuzey ve Prenses Itır'ı el ele görmüştür.
Pazartesi, Mayıs 14, 2007
Yeniden başlamak...
Son derece anlamsız bir anlamın arayışıyla boğuşurken, hali hazırda kaybolmuş bir çocuğu ikinci kez (ve ardından defalarca) kaybetmekten başka bir şey değildi benimkisi.
Kabul ediyorum... Oturduğu yerde dahi sızlayıp-inlemekten başka bir işe yarayamayacağını düşündüğüm, bir ağacın gövdesinden çıkıp toprağa sıkıca sarılmış iki köke benzettiğim, zavallı, güçsüz bacaklarımı peşinden koşturabilmesi bir mucizeydi elbet. Ancak öte yandan, ardında oradan oraya koşturup-savrulup durduğumu ve adını çağırmaktan çatallaşmış fakat hala gür bir sesle haykırdığımı farkedemeyecek kadar önündeki bomboşlukla ilgili olması acınasıydı. Hayır, benim için değil...kendisi için.
O'nun yakıcı yalnızlığıyla, çok zor bir anda yüzleşmesini arkadan izlemek her ne kadar canımı yakacak olsa da, O'nu kendi seçimleriyle başbaşa bırakarak dönüyorum öz yaşamıma...
Artık yeni çocuklar kaybetmeyeceğim, elimde tutmakta olduğum hiçbir değeri yeni anlamsız arayışlar uğruna heba etmeyeceğim ve yaşadığım her anı zevk ve gururla taşıyacağım yeni "öz yaşamım"a dönüp, yeniden ve en baştan başlıyorum kendimi sevmeye.
"Geçmiş olsun" dileklerinizi, doğumgünü ve yılbaşı hediyelerinizi kendinize saklayın... Bugünden itibaren başkalarından gelecek "söz ve güzellikler" ile mutlu olmaktansa, yağmuru izleyebiliyor, duyabiliyor, koklayabiliyor ve hissedebiliyor olmanın ne tür bir lütuf olduğunun tadına varmayı yeğliyorum.
Herhangi bir kocanın zayıf kadını olmaktansa, güçlü sözcüklerin peşi sıra yürüyen yalnız bir anne olmayı seçiyorum... Kelime be(ö)beklerin annesi.
Kabul ediyorum... Oturduğu yerde dahi sızlayıp-inlemekten başka bir işe yarayamayacağını düşündüğüm, bir ağacın gövdesinden çıkıp toprağa sıkıca sarılmış iki köke benzettiğim, zavallı, güçsüz bacaklarımı peşinden koşturabilmesi bir mucizeydi elbet. Ancak öte yandan, ardında oradan oraya koşturup-savrulup durduğumu ve adını çağırmaktan çatallaşmış fakat hala gür bir sesle haykırdığımı farkedemeyecek kadar önündeki bomboşlukla ilgili olması acınasıydı. Hayır, benim için değil...kendisi için.
O'nun yakıcı yalnızlığıyla, çok zor bir anda yüzleşmesini arkadan izlemek her ne kadar canımı yakacak olsa da, O'nu kendi seçimleriyle başbaşa bırakarak dönüyorum öz yaşamıma...
Artık yeni çocuklar kaybetmeyeceğim, elimde tutmakta olduğum hiçbir değeri yeni anlamsız arayışlar uğruna heba etmeyeceğim ve yaşadığım her anı zevk ve gururla taşıyacağım yeni "öz yaşamım"a dönüp, yeniden ve en baştan başlıyorum kendimi sevmeye.
"Geçmiş olsun" dileklerinizi, doğumgünü ve yılbaşı hediyelerinizi kendinize saklayın... Bugünden itibaren başkalarından gelecek "söz ve güzellikler" ile mutlu olmaktansa, yağmuru izleyebiliyor, duyabiliyor, koklayabiliyor ve hissedebiliyor olmanın ne tür bir lütuf olduğunun tadına varmayı yeğliyorum.
Herhangi bir kocanın zayıf kadını olmaktansa, güçlü sözcüklerin peşi sıra yürüyen yalnız bir anne olmayı seçiyorum... Kelime be(ö)beklerin annesi.
Pazartesi, Ocak 22, 2007
Gidene Bir Dakikalık Saygı Yazısı...
Aşk yanlışlıktan doğmaz, yanlışlıklar doğurur... Yazarların öldürüldüğü bir ülkede her şeyi açıkça yazmak çabası, aşktandır olsa olsa...
Bir gün hiçbir şey olmamış sayılacak yine. Yazanlar biliyor, birileri ölecek her defasında. Her defasında birisi daha gidecek yazıyor diye... Kimin umurunda! Birileri yazmaya devam ettikçe, elbet bir başkası da anlayacak hatasını, şayet okursa...
Yazmak mühim şey... Yazmak, ihtiyacı yazanın... Okumaksa görev. Önce bunu öğretmeli çocuklara... Önce, okumanın gereğini öğretmeli, tetik çekmeyi değil!
Bir gün hiçbir şey olmamış sayılacak yine. Yazanlar biliyor, birileri ölecek her defasında. Her defasında birisi daha gidecek yazıyor diye... Kimin umurunda! Birileri yazmaya devam ettikçe, elbet bir başkası da anlayacak hatasını, şayet okursa...
Yazmak mühim şey... Yazmak, ihtiyacı yazanın... Okumaksa görev. Önce bunu öğretmeli çocuklara... Önce, okumanın gereğini öğretmeli, tetik çekmeyi değil!
Çarşamba, Ekim 25, 2006
Yağmurlu Düşünmek
Oysa güneşli olmalıydı bugün, öyle dememiş miydi haberlerde sahi? Yazık... onca hazırlık boşa gidecek.
Rüzgar fena, adeta uçuracak gibi. Çok zayıf, küçücük hissettim kendimi; gökyüzünden süzülerek inen, bir güvercinin kanadından kopmuş tek bir tüy gibi... Keşke bugünü seçmeseydim evden çıkmak için. Üşüyorum, aylardır ilk kez. Sevmiyorum üşümeyi, soğukları. Ayıp değil ya... sevmiyorum.
Hah, bir yağmur eksikti gerçekten de... Bastırırsa kötü... Geri mi dönsem? Ev uzak, dönülmez şimdi... dönmeye kalkarsam, sırılsıklam olurum yolun yarısına gelemeden. O da gelmez artık, yağmurdan korkar. Çocuklar gibi... Ne masum, ne sevimli, ne yaramazdır O. Keşke yanında olabilseydim şu an. Keşke çıkıp gelse.
Yok gelmez... gelmeyecek. Bir an önce gitmeli, yoksa büsbütün mahvolacak güzelim çiçekler. Parasında değil değeri, gözlerindeki gülümsemede. Bugün göremeyeceğim gülümsemede...
Hay aksi, keşke bugünü seçmeseydik evden çıkmak için. Oysa güneşli olmalıydı bugün. Yazık, onca hazırlık boşa gitti.
Rüzgar fena, adeta uçuracak gibi. Çok zayıf, küçücük hissettim kendimi; gökyüzünden süzülerek inen, bir güvercinin kanadından kopmuş tek bir tüy gibi... Keşke bugünü seçmeseydim evden çıkmak için. Üşüyorum, aylardır ilk kez. Sevmiyorum üşümeyi, soğukları. Ayıp değil ya... sevmiyorum.
Hah, bir yağmur eksikti gerçekten de... Bastırırsa kötü... Geri mi dönsem? Ev uzak, dönülmez şimdi... dönmeye kalkarsam, sırılsıklam olurum yolun yarısına gelemeden. O da gelmez artık, yağmurdan korkar. Çocuklar gibi... Ne masum, ne sevimli, ne yaramazdır O. Keşke yanında olabilseydim şu an. Keşke çıkıp gelse.
Yok gelmez... gelmeyecek. Bir an önce gitmeli, yoksa büsbütün mahvolacak güzelim çiçekler. Parasında değil değeri, gözlerindeki gülümsemede. Bugün göremeyeceğim gülümsemede...
Hay aksi, keşke bugünü seçmeseydik evden çıkmak için. Oysa güneşli olmalıydı bugün. Yazık, onca hazırlık boşa gitti.
Pazartesi, Eylül 25, 2006
Mektup
Ben inanırım mektupların gücüne... Öyle gerçektirler ki, öyle saf, öyle masum... Bir defa internetin sanallığından tamamıyla uzak; sonuna kadar samimidirler.
Zarfı açıp, mektubu önüme serdiğimde; bir insanın özlemi, acısı, sevgisi, kiniyle tüm karakterinin nasıl da bir kağıt parçasına harf harf, kelime kelime döküldüğünü izlerim saygıyla, mektubu okumadan önce ve hayranlıkla düşünürüm; "Benim için bu kağıdın karşısına geçip neler yazacağını düşündü, belki uzun zaman; sonra bu kağıdın her zerresine parmakları dokundu ve belki de şuradaki kabarıklık bana döktüğü göz yaşlarından biriydi..." diye.
Evet... mesela bir 'e-posta'da yazanın hangi satırları yazarken ağladığını asla bilemezsin, ya da gerçekten ağlayıp ağlamadığını...ve yahut monitöre istediğin kadar yaklaş, yazan kişinin kokusunu duyamazsın; asla!
Mektuplar öyle midir peki? Değildir işte; yalandan, sahtelikten uzak, saf gerçektir. Hatta mektuplar yazarlarını öylesine taşırlar ki içlerinde, canlanırlar... canlıdırlar...!
Zarfı açıp, mektubu önüme serdiğimde; bir insanın özlemi, acısı, sevgisi, kiniyle tüm karakterinin nasıl da bir kağıt parçasına harf harf, kelime kelime döküldüğünü izlerim saygıyla, mektubu okumadan önce ve hayranlıkla düşünürüm; "Benim için bu kağıdın karşısına geçip neler yazacağını düşündü, belki uzun zaman; sonra bu kağıdın her zerresine parmakları dokundu ve belki de şuradaki kabarıklık bana döktüğü göz yaşlarından biriydi..." diye.
Evet... mesela bir 'e-posta'da yazanın hangi satırları yazarken ağladığını asla bilemezsin, ya da gerçekten ağlayıp ağlamadığını...ve yahut monitöre istediğin kadar yaklaş, yazan kişinin kokusunu duyamazsın; asla!
Mektuplar öyle midir peki? Değildir işte; yalandan, sahtelikten uzak, saf gerçektir. Hatta mektuplar yazarlarını öylesine taşırlar ki içlerinde, canlanırlar... canlıdırlar...!
Çarşamba, Eylül 13, 2006
Burcu'nun Yeni Masalı
_Hayallerin benim olsa...diye seslendi 'Karanlıktaki Işık', uzaklardan 'Sevginin Yeşili'ne. Sevginin Yeşili bu sesi duyar duymaz tanımıştı işte; beklediğiydi o... ve bekleyeceği. Hemen koştu yanına Karanlıktaki Işık'ın ve başladı anlatmaya...
_Hayallerimi sana vermektir tek dileğim, yıllardır. Ama, artık çok değiştiler; istesem de veremem sana onları... Şiirlerce yazılmış kucak kucak bulutlardı... bin bir farklı çiçek demetinden yayılan, bin bir farklı kokuydu... İnsanların unuttuğu seslerdi benim hayallerim eskiden. Keşke verebilsem onları sana... Ama artık yoklar, hiçbiri. Şimdi bir tek hayalim var. O da sensin!... Seni, sana nasıl verebilirim?!. Veremem... çünkü, biliyorum yine kaybolacaksın; yine karanlıklarda kalacağım, bir başıma. İşte o zaman seni hayal edeceğim; geldiğin günü, geleceğin günleri... aydınlanacağım. Benden isteme hayallerimi ne olur. Dayanamayıp verirsem onları sana, karanlıklarda kalırım... nefes alamam işte o zaman...
Sevginin Yeşili sözlerine ara verip, Karanlıktaki Işık'a doğru çevirdi yüzünü. Ama gitmişti bile Karanlıktaki Işık, vedaları sevmezdi. Hep böyle aniden kaybolurdu; hayallerde bile...
Sevginin Yeşili çok hüzünlendi, ağladı Karanlıktaki Işık gidince. Sonra yine hayallere daldı ve gülümsedi.
_Hayallerimi sana vermektir tek dileğim, yıllardır. Ama, artık çok değiştiler; istesem de veremem sana onları... Şiirlerce yazılmış kucak kucak bulutlardı... bin bir farklı çiçek demetinden yayılan, bin bir farklı kokuydu... İnsanların unuttuğu seslerdi benim hayallerim eskiden. Keşke verebilsem onları sana... Ama artık yoklar, hiçbiri. Şimdi bir tek hayalim var. O da sensin!... Seni, sana nasıl verebilirim?!. Veremem... çünkü, biliyorum yine kaybolacaksın; yine karanlıklarda kalacağım, bir başıma. İşte o zaman seni hayal edeceğim; geldiğin günü, geleceğin günleri... aydınlanacağım. Benden isteme hayallerimi ne olur. Dayanamayıp verirsem onları sana, karanlıklarda kalırım... nefes alamam işte o zaman...
Sevginin Yeşili sözlerine ara verip, Karanlıktaki Işık'a doğru çevirdi yüzünü. Ama gitmişti bile Karanlıktaki Işık, vedaları sevmezdi. Hep böyle aniden kaybolurdu; hayallerde bile...
Sevginin Yeşili çok hüzünlendi, ağladı Karanlıktaki Işık gidince. Sonra yine hayallere daldı ve gülümsedi.
Perşembe, Aralık 22, 2005
düğün..
Açık pencereden, odasına sızan yağmuru izliyordu; yatağına oturmuş. Düşüncelere dalmıştı, aklı karmakarışıktı. Bir türlü ne yapacağına karar veremiyordu. Odasının önünden geçen yabancılar, sanki müzeye doluşmuş bir grup turistmişcesine, ona hayret ve heyecanla bakıyorlardı. Sinirle oturduğu yerden kalkıp, kapıyı gürültüyle kapattı.
Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve babası odaya girdi. “Ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu. Kız ağzını açtı bir şeyler söylemeliydi, söylemek istediği binlerce şey vardı, ama konuşamadı işte. Ağzını açtığı anda gözünden yaşlar boşaldı, hüngür hüngür ağlamaya başladı kız. Babasının yüzünde küçücük bir an için bir hüzün belirdi ve kayboldu, kızına dönüp “Hadi artık hazırlan, misafirler bekliyor.” dedi.
O anda kızın gözyaşları çığlıklara dönüştü. Babası kapıdan çıkarken, o çığlık çığlığa bağırıyordu; “Bana bunu yapma baba… o adamı sevmiyorum!” diye. Babası dönüp kızına yarı şevkat, yarı sinir dolu gözlerle baktı ve işaret parmağını dudağına götürdü. “Sus meleğim. Benim için, babacığın için sus bugün.”… Kız oturduğu yerden kalktı, gözlerindeki yaşları sildi, babasının yanağına küçük bir öpücük kondurdu ve odasının kapısını kapatıp hazırlanmaya başladı.
***
Kız yüzünde -her halinden anlaşılan- o sahte gülümsemeyle merdivenlerden aşağıya indi, üzerinde doğduğu günden beri hayalini kurduğu o bembeyaz, masum gelinlikle. Yapayalnız hissediyordu kız kendini, etrafındaki onca kalabalığa rağmen.
Babası merdivenlerin tam altında kızını bekliyordu. Kız babasının yanından geçerken “Ne yapacağımı biliyorum, sakın üzülme babacık…” dedi. Babasının yüzü aniden asıldı, sonra yanındaki adam birşey sorduğunda gülümseyerek ona cevap verdi, ama aklı kızındaydı… ne yapacaktı acaba? Neden öyle söylemişti? Anlayamamıştı ama hayatında belki de ilk defa korkmuştu adam…
***
Gelin ve damat masaya oturdular, şahitler yerlerini aldı, kızın babası karşıdan heyecanla kızını izliyordu (bir yandan da dua ediyordu, “Tanrım lütfen kötü bir şey olmasın…” diye) ve nikah memuru sorularını sordu. Önce kıza “…kabul ediyor musun?”. Kız elinde sımsıkı tuttuğu çiçeğini masaya bıraktığında, bembeyaz masaörtüsü kırmızıya bulandı ve cevap verdi “Hayır, asla.”, sonra da babasına dönüp “Babacık sana bu adamla ölürüm de evlenmem demiştim, ama beni ciddiye almadın. Belki de bütün bu olanlar senin suçun.” dedi ve elinde dakikalar, belki de saatlerdir sıkmaktan, avucuna saplanmış olan jileti çıkartıp boynunu bir uçtan bir uca boylu boyunca kesti. Babası kızına doğru ağlayarak koşarken, kız yere yığıldı. Damat ve tüm misafirler şaşkın birbirlerine ve kıza bakarlarken, kız yerde babası ona sarılmış halde son nefesini verdi. Misafirlerin içinden bir yerlerden gelen boğuk bir ses; “Gördüğüm en berbat düğün buydu.” dedi ve kapının çarpılarak kapatıldığı duyuldu. O evde söylenen en son söz bu oldu.
Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve babası odaya girdi. “Ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sordu. Kız ağzını açtı bir şeyler söylemeliydi, söylemek istediği binlerce şey vardı, ama konuşamadı işte. Ağzını açtığı anda gözünden yaşlar boşaldı, hüngür hüngür ağlamaya başladı kız. Babasının yüzünde küçücük bir an için bir hüzün belirdi ve kayboldu, kızına dönüp “Hadi artık hazırlan, misafirler bekliyor.” dedi.
O anda kızın gözyaşları çığlıklara dönüştü. Babası kapıdan çıkarken, o çığlık çığlığa bağırıyordu; “Bana bunu yapma baba… o adamı sevmiyorum!” diye. Babası dönüp kızına yarı şevkat, yarı sinir dolu gözlerle baktı ve işaret parmağını dudağına götürdü. “Sus meleğim. Benim için, babacığın için sus bugün.”… Kız oturduğu yerden kalktı, gözlerindeki yaşları sildi, babasının yanağına küçük bir öpücük kondurdu ve odasının kapısını kapatıp hazırlanmaya başladı.
***
Kız yüzünde -her halinden anlaşılan- o sahte gülümsemeyle merdivenlerden aşağıya indi, üzerinde doğduğu günden beri hayalini kurduğu o bembeyaz, masum gelinlikle. Yapayalnız hissediyordu kız kendini, etrafındaki onca kalabalığa rağmen.
Babası merdivenlerin tam altında kızını bekliyordu. Kız babasının yanından geçerken “Ne yapacağımı biliyorum, sakın üzülme babacık…” dedi. Babasının yüzü aniden asıldı, sonra yanındaki adam birşey sorduğunda gülümseyerek ona cevap verdi, ama aklı kızındaydı… ne yapacaktı acaba? Neden öyle söylemişti? Anlayamamıştı ama hayatında belki de ilk defa korkmuştu adam…
***
Gelin ve damat masaya oturdular, şahitler yerlerini aldı, kızın babası karşıdan heyecanla kızını izliyordu (bir yandan da dua ediyordu, “Tanrım lütfen kötü bir şey olmasın…” diye) ve nikah memuru sorularını sordu. Önce kıza “…kabul ediyor musun?”. Kız elinde sımsıkı tuttuğu çiçeğini masaya bıraktığında, bembeyaz masaörtüsü kırmızıya bulandı ve cevap verdi “Hayır, asla.”, sonra da babasına dönüp “Babacık sana bu adamla ölürüm de evlenmem demiştim, ama beni ciddiye almadın. Belki de bütün bu olanlar senin suçun.” dedi ve elinde dakikalar, belki de saatlerdir sıkmaktan, avucuna saplanmış olan jileti çıkartıp boynunu bir uçtan bir uca boylu boyunca kesti. Babası kızına doğru ağlayarak koşarken, kız yere yığıldı. Damat ve tüm misafirler şaşkın birbirlerine ve kıza bakarlarken, kız yerde babası ona sarılmış halde son nefesini verdi. Misafirlerin içinden bir yerlerden gelen boğuk bir ses; “Gördüğüm en berbat düğün buydu.” dedi ve kapının çarpılarak kapatıldığı duyuldu. O evde söylenen en son söz bu oldu.
Çarşamba, Ekim 26, 2005
sessiz ve kimsesiz..
"Off...Hava ne kadar sıcak bugün..İnsanın içini sıkıyor.Aslında içimin sıkılmasının sebebi hava falan değil!Bugün anlam veremediğim bir sürü şey oldu...Ve nedendir bilinmez, onca olayın hiçbiri iyi herhangi bir şey değildi!" dedi genç kız; bir yandan kendini suçluyordu olaylar için, bir yandan da deli olduğunu düşünüyordu...Öyle ya normal olan hiç kimse kendi kendine dert yanmazdı.Ama o çok sıkılmıştı ve o gün yaşadıklarını dinleyecek hiçbir dostu yoktu artık.Hoş, olsalar bile hiç kimse onu, onun dertlerini, sorunlarını ondan iyi anlamaz, anlayamazdı...
* * *
Pazartesi günü daha önce hiç olmadığı kadar mutlu uyanmıştı genç kız.Sonra, izinsiz camdan içeriye dalmış olan güneşi gördü, tıpkı küçük bir çocuk gibi sevindi birden ve hemen pencereye koştu.Dikkatle dışarıdaki parlak güne baktı; güneş adeta çok güzel bir günü haber veriyordu genç kıza...Zaten oldu olası böyle güneşli ve parlak günlere bayılırdı.Hemen ılık bir duş aldı ve işe gitmek için hazırlanmaya başladı...
Büyük bir emlak firmasında önemli bir yere sahipti.O sabah işe gittiğinde saat 9:20 idi, herzamanki gibi.Sekreter, yaşlıca, sevimli bir kadındı.Her sabah olduğu gibi yine gülümsedi genç kıza, ama bu kez biraz buruk bir gülüştü, bu, her zamankine pek benzemiyordu.Genç kız hemen "Bir şey mi oldu?" diye sordu.Yaşlı sekreter de hafifçe başını salladı ve "Patron gelir gelmez seni çağırdı.Ama neşesinin pek de yerinde olduğunu söyleyemeyeceğim..." dedi.Genç kız üzgün üzgün yaşlı kadına baktı, gözlerini onun bakışlarından kaçırdı, derince bir iç çekti ve patronun odasına daldı...Aradan 15-20 dakika geçmişti ki genç kız odadan çıktı.Ağlıyordu galiba...evet evet kesin ağlıyordu... Yaşlı kadın hemen kalktı onu koltuğuna oturttu ve "İçeride ne oldu?" diye sordu.Genç kız ağlamaktan boğuklaşmış sesiyle "Deli herif bütün hafta sonu beni kovmayı düşünmüş ve az önce de hayallerini gerçekleştirdi!!" dedi.Şimdi hıçkırmaya başlamıştı.Bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu ve bir de bugün güne ne kadar mutlu başladığını...Oysa bu kadar güzel bir günde böyle şeylere, böyle kötü oyunlara yer olmazdı ki!Oturduğu yerden zorlukla kalktı, sabahki mutluluğundan eser kalmamıştı artık, öyle ya sabah çok sevinçliydi... Gerçekten çok mutluydu...
Zar zor eve vardı.Hala ağlıyordu.Hemen telefona sarıldı çünkü birilerinin tesellisine çok ihtiyacı vardı.Farkına bile varamadan sevgilisini aradı, konuşmak istediğini konuşmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.Ve biraz da olanlardan bahsetti.Sevgilisi de zaten bugün çoktandır düşündüğü bir şey hakkında konuşmak istediğini söyledi ve öğleden sonra her zaman gittikleri kafede buluşmaya karar verdiler.
Saat 12:45'te kafedeydi genç kız ve az sonra kapıda sevgilisi belirdi.Selamlaştılar, ama genç adam sanki biraz soğuk davranıyor gibiydi.Genç kız bana öyle gelmiştir herhalde diye düşündü, biraz bekledi ve sordu "Eee? Anlat bakalım, ne konuşmak istiyordun benimle?"
* * *
Genç kız kafeden döndüğünde sarhoş gibiydi.Saate baktı, henüz geç olmamıştı. Biraz dertleşmek için tek dostu olan Arzu'ya gitmeye karar verdi ve hemen yola çıktı.Arzu'nun evine vardı, kapıyı birkaç kez çaldı ama açan olmadı.Herhalde evde yok birazdan gelir nasıl olsa diyerek içeriye girdi -onda evin anahtarının bir yedeği vardı- ve beklemeye başladı.Az sonra Arzu içeri girdi, içeride dostunu görünce birden şaşaladı ne de olsa onu beklemiyordu.Ve içeriden genç kızın sevgilisinin sesi yükseldi "Seevgiiliiiimm..." ve bu sesin ardından genç adam da içeri girdi.Genç kız beni hiç böyle çağırmazdı diye düşündü istemeye istemeye...Ve yine ağlamaya başladı, "Tanrım ne kötü bir gün bu böyle; önce işten ,sonra sevgilimin hayatından ve şimdide en yakın arkadaşımın hayatından atılıyorum.." sesi boğuk, titrek ve acı doluydu.Hemen oradan o iğrenç yerden dışarı attı kendini.Arzu arkasından bakakalmıştı ve sonra tiz bir kahkaha işitildi "Hah ha!!Bu iş oldu..." , Arzu'nun sesiydi bu.Bu iğrenç sesin ardından kapı "GÜMM" diye kapandı...
* * *
Genç kız yine evdeydi, bu iğrenç olayların hiçbirini yaşamadan önce olduğu yerde, o çok çok mutlu olduğu ya da öyle olduğunu sandığı yerde.
"Off...Hava ne kadar sıcak bugün..İnsanın içini sıkıyor.Aslında içimin sıkılmasının sebebi hava falan değil!Bugün anlam veremediğim bir sürü şey oldu...Ve nedendir bilinmez, onca olayın hiçbiri iyi herhangi bir şey değildi!" dedi genç kız; bir yandan kendini suçluyordu olanlar için, bir yandan da deli olduğunu düşünüyordu...Öyle ya normal olan hiç kimse kendi kendine dert yanmazdı.Ama o çok sıkılmıştı ve o gün yaşadıklarını dinleyecek hiçbir dostu yoktu artık.Hoş, olsalar bile hiç kimse onu, onun dertlerini, sorunlarını ondan iyi anlamaz anlayamazdı...
Ve genç kız artık ne bir işe, ne bir sevgiliye, nede bir dosta sahipti!Çok sıkıcıydı bu sıcaklar, çok sıkıcıydı bu aptal hayat.Geride kimsesi yoktu artık, sıkılmıştı, yorulmuştu bu hayattan.Mutfağa doğru yavaş yavaş ilerledi, mutfak dolabının çekmecesini açtı,en keskin bıçağı aldı ve salondaki en geniş koltuğa yerleşti.
Adı Selin'di.Ama artık Selin ismi hiç kimseye hiçbir şey ifade etmiyordu; kendisi de dahil...Bıçağı sıkıca kavradı.Önce sol, sonrada sağ bileğini usulca kesti; sessiz ve kimsesiz...Ve yavaşça teslim oldu ölüme ve ölümün beraberinde getirdiği huzura...
* * *
Pazartesi günü daha önce hiç olmadığı kadar mutlu uyanmıştı genç kız.Sonra, izinsiz camdan içeriye dalmış olan güneşi gördü, tıpkı küçük bir çocuk gibi sevindi birden ve hemen pencereye koştu.Dikkatle dışarıdaki parlak güne baktı; güneş adeta çok güzel bir günü haber veriyordu genç kıza...Zaten oldu olası böyle güneşli ve parlak günlere bayılırdı.Hemen ılık bir duş aldı ve işe gitmek için hazırlanmaya başladı...
Büyük bir emlak firmasında önemli bir yere sahipti.O sabah işe gittiğinde saat 9:20 idi, herzamanki gibi.Sekreter, yaşlıca, sevimli bir kadındı.Her sabah olduğu gibi yine gülümsedi genç kıza, ama bu kez biraz buruk bir gülüştü, bu, her zamankine pek benzemiyordu.Genç kız hemen "Bir şey mi oldu?" diye sordu.Yaşlı sekreter de hafifçe başını salladı ve "Patron gelir gelmez seni çağırdı.Ama neşesinin pek de yerinde olduğunu söyleyemeyeceğim..." dedi.Genç kız üzgün üzgün yaşlı kadına baktı, gözlerini onun bakışlarından kaçırdı, derince bir iç çekti ve patronun odasına daldı...Aradan 15-20 dakika geçmişti ki genç kız odadan çıktı.Ağlıyordu galiba...evet evet kesin ağlıyordu... Yaşlı kadın hemen kalktı onu koltuğuna oturttu ve "İçeride ne oldu?" diye sordu.Genç kız ağlamaktan boğuklaşmış sesiyle "Deli herif bütün hafta sonu beni kovmayı düşünmüş ve az önce de hayallerini gerçekleştirdi!!" dedi.Şimdi hıçkırmaya başlamıştı.Bundan sonra ne yapacağını düşünüyordu ve bir de bugün güne ne kadar mutlu başladığını...Oysa bu kadar güzel bir günde böyle şeylere, böyle kötü oyunlara yer olmazdı ki!Oturduğu yerden zorlukla kalktı, sabahki mutluluğundan eser kalmamıştı artık, öyle ya sabah çok sevinçliydi... Gerçekten çok mutluydu...
Zar zor eve vardı.Hala ağlıyordu.Hemen telefona sarıldı çünkü birilerinin tesellisine çok ihtiyacı vardı.Farkına bile varamadan sevgilisini aradı, konuşmak istediğini konuşmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.Ve biraz da olanlardan bahsetti.Sevgilisi de zaten bugün çoktandır düşündüğü bir şey hakkında konuşmak istediğini söyledi ve öğleden sonra her zaman gittikleri kafede buluşmaya karar verdiler.
Saat 12:45'te kafedeydi genç kız ve az sonra kapıda sevgilisi belirdi.Selamlaştılar, ama genç adam sanki biraz soğuk davranıyor gibiydi.Genç kız bana öyle gelmiştir herhalde diye düşündü, biraz bekledi ve sordu "Eee? Anlat bakalım, ne konuşmak istiyordun benimle?"
* * *
Genç kız kafeden döndüğünde sarhoş gibiydi.Saate baktı, henüz geç olmamıştı. Biraz dertleşmek için tek dostu olan Arzu'ya gitmeye karar verdi ve hemen yola çıktı.Arzu'nun evine vardı, kapıyı birkaç kez çaldı ama açan olmadı.Herhalde evde yok birazdan gelir nasıl olsa diyerek içeriye girdi -onda evin anahtarının bir yedeği vardı- ve beklemeye başladı.Az sonra Arzu içeri girdi, içeride dostunu görünce birden şaşaladı ne de olsa onu beklemiyordu.Ve içeriden genç kızın sevgilisinin sesi yükseldi "Seevgiiliiiimm..." ve bu sesin ardından genç adam da içeri girdi.Genç kız beni hiç böyle çağırmazdı diye düşündü istemeye istemeye...Ve yine ağlamaya başladı, "Tanrım ne kötü bir gün bu böyle; önce işten ,sonra sevgilimin hayatından ve şimdide en yakın arkadaşımın hayatından atılıyorum.." sesi boğuk, titrek ve acı doluydu.Hemen oradan o iğrenç yerden dışarı attı kendini.Arzu arkasından bakakalmıştı ve sonra tiz bir kahkaha işitildi "Hah ha!!Bu iş oldu..." , Arzu'nun sesiydi bu.Bu iğrenç sesin ardından kapı "GÜMM" diye kapandı...
* * *
Genç kız yine evdeydi, bu iğrenç olayların hiçbirini yaşamadan önce olduğu yerde, o çok çok mutlu olduğu ya da öyle olduğunu sandığı yerde.
"Off...Hava ne kadar sıcak bugün..İnsanın içini sıkıyor.Aslında içimin sıkılmasının sebebi hava falan değil!Bugün anlam veremediğim bir sürü şey oldu...Ve nedendir bilinmez, onca olayın hiçbiri iyi herhangi bir şey değildi!" dedi genç kız; bir yandan kendini suçluyordu olanlar için, bir yandan da deli olduğunu düşünüyordu...Öyle ya normal olan hiç kimse kendi kendine dert yanmazdı.Ama o çok sıkılmıştı ve o gün yaşadıklarını dinleyecek hiçbir dostu yoktu artık.Hoş, olsalar bile hiç kimse onu, onun dertlerini, sorunlarını ondan iyi anlamaz anlayamazdı...
Ve genç kız artık ne bir işe, ne bir sevgiliye, nede bir dosta sahipti!Çok sıkıcıydı bu sıcaklar, çok sıkıcıydı bu aptal hayat.Geride kimsesi yoktu artık, sıkılmıştı, yorulmuştu bu hayattan.Mutfağa doğru yavaş yavaş ilerledi, mutfak dolabının çekmecesini açtı,en keskin bıçağı aldı ve salondaki en geniş koltuğa yerleşti.
Adı Selin'di.Ama artık Selin ismi hiç kimseye hiçbir şey ifade etmiyordu; kendisi de dahil...Bıçağı sıkıca kavradı.Önce sol, sonrada sağ bileğini usulca kesti; sessiz ve kimsesiz...Ve yavaşça teslim oldu ölüme ve ölümün beraberinde getirdiği huzura...
günlükle son söyleşi..
Şu son günlerde bu odadan ,bu yataktan ,bu pencereden , bu evden ,bu yağmurdan ve hatta kendimden bile öylesine sıkıldım ki anlatamam…İnanın insanın tek muhattabının doktorlar olması iğrenç bir şey ;sanki bir işe yarıyorlarmış gibi her gün geliyorlar.Ama boşuna , benim ölmek üzere olduğumu bir geri zekalı bile anlayabilir!…
Canım sıkılınca birazcık pencereden bakıyorum ,her baktığımda hava biraz daha kasvetleniyor ve bu da yetmezmiş gibi yağmur da arttıkça artıyor.Tabii bütün bunlar da insanın canını üç misli sıkıyor.
Yaşlılık çok zor dostum.Hele birde ölümün nefesini her an ensende duymak ,öleceğini ,artık zamanının geldiğini bilmek yaşlılığı daha da zor bir hale getiriyor.Ama en çok canımı ne sıkıyor biliyor musun?!.Kışın ölmek…Biliyorsun ya dostum bunca mevsimin içinde tek sevmediğim mevsimdir kış ;çünkü yağmur bıkmak usanmak bilmeden her gün ,her saatte yağar!…Ben bundan nefret ederim ama o bununla dalga geçercesine gene gene tekrar tekrar yağar!Of Allah’ım ne kötü , ne çirkin bir duygudur o!…
Oysa ilkbahar çok daha farklıdır.Her nefes aldığında bir yaşama sevinci dolar içine ve bir de o güzel ,o tatlı çiçeklerin kokuları… İşte böyle bir günde ölümün beni ziyaret etmesini dilerdim.Böyle; alabildiğince yeşil ,alabildiğince mutlu bir günde…
Artık seni de yalnız bırakıyorum sevgili dostum ,sen beni şimdiye kadar hiç yalnız bırakmamış olsan da ve ben her ne kadar seni yalnız bırakmak istemesem de buna mecburum dostum.Kimbilir belki de bu sana yazmış olduğum son yazı olur. Neyse ki senin hiç canını yakmadım ve seni hiç yalnız bırakmadım şimdiye kadar.Birkaç boş sayfan kaldı ama artık idare edeceksin beni ;malum ölüm bu laftan anlamıyor ki…
Sanırım zaman geldi ,şimdi seni komodinimin üzerine koymalıyım.Sevgili karım ve canım çocuklarıma da bir veda yazısı yazmalıyım ,daha sonra biraz uzanacağım artık yattıktan sonra çok büyük bir sessizlik olacak bu odada…
Elveda dostum , beni özlememeye çalış.
İyi geceler.
Canım sıkılınca birazcık pencereden bakıyorum ,her baktığımda hava biraz daha kasvetleniyor ve bu da yetmezmiş gibi yağmur da arttıkça artıyor.Tabii bütün bunlar da insanın canını üç misli sıkıyor.
Yaşlılık çok zor dostum.Hele birde ölümün nefesini her an ensende duymak ,öleceğini ,artık zamanının geldiğini bilmek yaşlılığı daha da zor bir hale getiriyor.Ama en çok canımı ne sıkıyor biliyor musun?!.Kışın ölmek…Biliyorsun ya dostum bunca mevsimin içinde tek sevmediğim mevsimdir kış ;çünkü yağmur bıkmak usanmak bilmeden her gün ,her saatte yağar!…Ben bundan nefret ederim ama o bununla dalga geçercesine gene gene tekrar tekrar yağar!Of Allah’ım ne kötü , ne çirkin bir duygudur o!…
Oysa ilkbahar çok daha farklıdır.Her nefes aldığında bir yaşama sevinci dolar içine ve bir de o güzel ,o tatlı çiçeklerin kokuları… İşte böyle bir günde ölümün beni ziyaret etmesini dilerdim.Böyle; alabildiğince yeşil ,alabildiğince mutlu bir günde…
Artık seni de yalnız bırakıyorum sevgili dostum ,sen beni şimdiye kadar hiç yalnız bırakmamış olsan da ve ben her ne kadar seni yalnız bırakmak istemesem de buna mecburum dostum.Kimbilir belki de bu sana yazmış olduğum son yazı olur. Neyse ki senin hiç canını yakmadım ve seni hiç yalnız bırakmadım şimdiye kadar.Birkaç boş sayfan kaldı ama artık idare edeceksin beni ;malum ölüm bu laftan anlamıyor ki…
Sanırım zaman geldi ,şimdi seni komodinimin üzerine koymalıyım.Sevgili karım ve canım çocuklarıma da bir veda yazısı yazmalıyım ,daha sonra biraz uzanacağım artık yattıktan sonra çok büyük bir sessizlik olacak bu odada…
Elveda dostum , beni özlememeye çalış.
İyi geceler.
Salı, Ekim 11, 2005
kafedeki genç adam..
Yağmur adeta insanı büyülercesine yağıyor. Ve ben, sadece seni düşünüyorum. Anahtarım evde kaldı; dışarıda, yağmurun atında Canan'ı bekliyorum ve beklerken de seni düşünüyorum. Canan benim ev arkadaşım benden biraz daha kısa boylu ve biraz da toplu ama çok sevimli bir kız. Dışarıda kaldığımı duyunca çok üzüldü, çünkü biraz daha işi vardı. Ama söz verdi, erken gelecekti. Aşağı yukarı yarım saattir evimizin karşısındaki parkta oturuyorum ve düşünüyorum. Yo sandığın gibi değil. Ne bir an önce eve girmeyi, ne de herhangi başka bir şeyi...
Sadece seni düşünüyorum. "Acaba bir daha görebilecek miyim onu ya da adı neydi?" gibi bir sürü soru aklımı kurcalıyor. Bilmiyorum sende beni hatırlıyor musun?
Ben seni çok iyi hatırlıyorum adını, evini, işini bilmiyorum ama seni ve o iki günü kendi adımı bile anımsadığımdan çok daha iyi anımsıyorum. Gözlerin bal rengiydi, saçların kömür karası, boyunsa 185cm civarıydı; öyle dik duruyor öyle dik yürüyordun ki olduğundan çok daha iri görünüyordun. Evet birazcık havalıydın ama bu, sana çok hem de çok yakışıyordu.
Kafede aptal aptal oturmuş gazetemi okuyor ve sıcacık çayımı yudumluyordum ki; birden bire içeri ve hayatıma girdin. Seni görünce birden titredim; önce üşüdüğümü sandım ama hayır üşümüyordum bu çok daha farklı bir duyguydu. Daha önce kendimi hiç böyle hissetmemiştim. Ama bir tek şey biliyordum o da bundan çok hoşlanmıştım ve tabi ki senden de. Gözlerimi sana dikmiş bakıyordum. Tıpkı ölmek üzere olan bir annenin yavrularına baktığı gibi...
Bir ara çayımdan bir yudum almak için gözlerimi fincana doğru kaydırdım. Çayım artık eskisi gibi sıcak değildi, yüzümü şöyle bir ekşittikten sonra tekrar sana döndüm fakat iskemlen boş duruyordu, yoktun, peki ama nereye gitmiştin?!. O gün akşama kadar hep bir burukluk ve içimde hep bir eksiklik hissettim.
Ertesi gün yine kafeye gittim ama dünkü gibi değil. Sabah erkenden kaltım, sıcak bir duş, etkileyici bir makyaj ve tabi ki en sevdiğim parfüm... Bir elimde gazete, diğerinde çayım seni bekliyordum geleceğinden emin değildim ama bir umut işte, kim bilebilir belki de yine gelirdin. Ve hislerimde yanılmamıştım. Benden birkaç dakika sonra da sen içeri girdin. Gözlerin boş masaları tek tek dolaştı ve bingo! En sonunda bana doğru baktın daha sonra başını ve vücudunu da bana doğru çevirdin. Hayatım boyunca daha önce hiç duymadığım, oldukça kibar bir ses tonuyla "GÜNAYDIN" dedin. Çok heyecanlanmıştım ama sana hiçbir şeyi belli etmemeye kararlıydım. Yalnız bir sorun vardı, sana cevap veremiyordum; adeta ses tellerim boğazımda düğüm düğüm olmuşlardı. Bu yüzden kibarca başımı öne eğdim. Tam yanımdaki masaya oturdun ve aynen dün benim sana baktığım anne gibi şimdi de sen bana bakıyordun. Bu çok hoşuma gitmişti. Ama sana renk vermemeliydim, yoksa büyü bozulabilir sindirella birden külkedisine dönüşebilirdi. Bu kez büyük burunu oynama sırası bana gelmişti.
Yıllardır o kafeye gitmeme karşın beni tanıyan herkes şaşkındı, çünkü beni daha önce hiç böyle gömemişlerdi. Bu kadar süslenmemin bir nedeni olduğunu biliyorlardı ama nedeninin ne olduğunu anlayamamışlardı. Onların şaşkın bakışları arasında kalktım ve kafeden çıktım, çıktıktan sonra kafenin camımdan hala beni izlediğini gördüm. Hayatımın en güzel iki günüydü.
Bugün her zamanki gibi yine kafedeki yerimi aldım, kendime çok özenmemiştim ama kimse çirkin olduğumu da söyleyemezdi. Sıradan ve doğaldım. Ama saatlerce beklememe karşın gelmedin, seni özlediğimi hissettim, ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Seni hala çok özlüyorum. Aradan iki saat geçmesine rağmen Canan da gelmedi; belki biraz daha oturup yine kafeye giderim… kim bilir belki de bu kez gelirsin...
Sadece seni düşünüyorum. "Acaba bir daha görebilecek miyim onu ya da adı neydi?" gibi bir sürü soru aklımı kurcalıyor. Bilmiyorum sende beni hatırlıyor musun?
Ben seni çok iyi hatırlıyorum adını, evini, işini bilmiyorum ama seni ve o iki günü kendi adımı bile anımsadığımdan çok daha iyi anımsıyorum. Gözlerin bal rengiydi, saçların kömür karası, boyunsa 185cm civarıydı; öyle dik duruyor öyle dik yürüyordun ki olduğundan çok daha iri görünüyordun. Evet birazcık havalıydın ama bu, sana çok hem de çok yakışıyordu.
Kafede aptal aptal oturmuş gazetemi okuyor ve sıcacık çayımı yudumluyordum ki; birden bire içeri ve hayatıma girdin. Seni görünce birden titredim; önce üşüdüğümü sandım ama hayır üşümüyordum bu çok daha farklı bir duyguydu. Daha önce kendimi hiç böyle hissetmemiştim. Ama bir tek şey biliyordum o da bundan çok hoşlanmıştım ve tabi ki senden de. Gözlerimi sana dikmiş bakıyordum. Tıpkı ölmek üzere olan bir annenin yavrularına baktığı gibi...
Bir ara çayımdan bir yudum almak için gözlerimi fincana doğru kaydırdım. Çayım artık eskisi gibi sıcak değildi, yüzümü şöyle bir ekşittikten sonra tekrar sana döndüm fakat iskemlen boş duruyordu, yoktun, peki ama nereye gitmiştin?!. O gün akşama kadar hep bir burukluk ve içimde hep bir eksiklik hissettim.
Ertesi gün yine kafeye gittim ama dünkü gibi değil. Sabah erkenden kaltım, sıcak bir duş, etkileyici bir makyaj ve tabi ki en sevdiğim parfüm... Bir elimde gazete, diğerinde çayım seni bekliyordum geleceğinden emin değildim ama bir umut işte, kim bilebilir belki de yine gelirdin. Ve hislerimde yanılmamıştım. Benden birkaç dakika sonra da sen içeri girdin. Gözlerin boş masaları tek tek dolaştı ve bingo! En sonunda bana doğru baktın daha sonra başını ve vücudunu da bana doğru çevirdin. Hayatım boyunca daha önce hiç duymadığım, oldukça kibar bir ses tonuyla "GÜNAYDIN" dedin. Çok heyecanlanmıştım ama sana hiçbir şeyi belli etmemeye kararlıydım. Yalnız bir sorun vardı, sana cevap veremiyordum; adeta ses tellerim boğazımda düğüm düğüm olmuşlardı. Bu yüzden kibarca başımı öne eğdim. Tam yanımdaki masaya oturdun ve aynen dün benim sana baktığım anne gibi şimdi de sen bana bakıyordun. Bu çok hoşuma gitmişti. Ama sana renk vermemeliydim, yoksa büyü bozulabilir sindirella birden külkedisine dönüşebilirdi. Bu kez büyük burunu oynama sırası bana gelmişti.
Yıllardır o kafeye gitmeme karşın beni tanıyan herkes şaşkındı, çünkü beni daha önce hiç böyle gömemişlerdi. Bu kadar süslenmemin bir nedeni olduğunu biliyorlardı ama nedeninin ne olduğunu anlayamamışlardı. Onların şaşkın bakışları arasında kalktım ve kafeden çıktım, çıktıktan sonra kafenin camımdan hala beni izlediğini gördüm. Hayatımın en güzel iki günüydü.
Bugün her zamanki gibi yine kafedeki yerimi aldım, kendime çok özenmemiştim ama kimse çirkin olduğumu da söyleyemezdi. Sıradan ve doğaldım. Ama saatlerce beklememe karşın gelmedin, seni özlediğimi hissettim, ama elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Seni hala çok özlüyorum. Aradan iki saat geçmesine rağmen Canan da gelmedi; belki biraz daha oturup yine kafeye giderim… kim bilir belki de bu kez gelirsin...
Hulusi Bey amca..
Eski, kırık-dökük sandalyesinde oturmuş "yap-boz"unun son parçasını arıyordu...Dönüp tekrar tekrar masadaki yap-bozun, eksik olan parçasının koyulması gereken boşluğa baktı.İşte yap-bozunda da, tıpkı kendi hayatında olduğu gibi bir boşluk vardı.Her ne kadar önemsiz görünsede,hayatın da her parçası çok kıymetlidir, yap-bozlarında...
Oturduğu yerden kalkarken, sandalyesi devrildi ve yıkılırken büyük bir gürültü duyuldu.Hulusi Bey Amca arkasına dönerken, "demek sen de gidiyorsun eski dost; demek sende beni bırakıp gidiyorsun..." diye mırıldandı.Yere baktığındaysa, bir çocuk gibi sevindi.Çünkü; eski dostu onu terketmemişti.Eğilip, yerde duran dostunu kaldırdı.Bunu yaparken sırtına ani bir sancı saplandı.E ne de olsa artık genç bir delikanlı değildi.Yaşı yetmiş sekizdi ve komik bir şekilde bekardı; ona hiç komik gelmese de...
Her yeri yamalanmış, yırtık-pırtık, en az kendisi kadar yaşlı, babadan kalma, deri koltuğuna bir hamlede yerleşti.Buruşuk, kanı çekilmiş elini uzatıp televizyonunu açtı."Bu evdeki her şey yaşlı, tıpkı benim gibi.." diye gülümsedi.Televizyonda siyah-beyaz bir film vardı.Hoş, film renkli idiyse de onun renklerini göremeyecekti.Öyle ya televizyonu da siyah-beyazdı.Film Aydan GÜNSÜR'ün filmiydi.Kendini bildi bileli bu kadına vurgundu.Aydan Hanım, elli yıl önce bugün ölmüştü; Hulusi Bey Amca da onunla birlikte..."Şimdi sorsam bir kişi bile bilmez!" diye kızdı insanlara.Hulusi Bey Amca elli yıldır ölümü beklemekteydi, her gün ölebilmek için dua ederdi...Ah bir ölebilseydi, ah bir kurtulsaydı şu yalnızlıktan, ah bir kavuşabilseydi sevdiğine...
Derken sırtından kalbine doğru ani bir sancı saplandı!Önce gülümsedi "zaman geldi." diyerek, sevincin peşi sıra bir burukluk geldi, içinden dışına doğru tüm bedenini sardı.Bir an ağlamak geldi içinden, yok, olmadı; artık ağlamayı bile beceremediğini düşündü.Başı omzuna düştü.Son bir hamleyle başını kaldırıp gülümsedi ve boğuk bir sesle mırıldandı "elveda eski dostlarım, bir daha görüşemeyeceğiz; ben sevdiğime gidiyorum."...
Gözleri duvarda gülümseyen Aydan Hanım'ın fotoğrafına takıldı."Tekrar görüşeceğimizi söylemiştim..." diyerek göz kırptı ve başı yeniden omzuna düştü, bir daha kalkmamak üzere...
Oturduğu yerden kalkarken, sandalyesi devrildi ve yıkılırken büyük bir gürültü duyuldu.Hulusi Bey Amca arkasına dönerken, "demek sen de gidiyorsun eski dost; demek sende beni bırakıp gidiyorsun..." diye mırıldandı.Yere baktığındaysa, bir çocuk gibi sevindi.Çünkü; eski dostu onu terketmemişti.Eğilip, yerde duran dostunu kaldırdı.Bunu yaparken sırtına ani bir sancı saplandı.E ne de olsa artık genç bir delikanlı değildi.Yaşı yetmiş sekizdi ve komik bir şekilde bekardı; ona hiç komik gelmese de...
Her yeri yamalanmış, yırtık-pırtık, en az kendisi kadar yaşlı, babadan kalma, deri koltuğuna bir hamlede yerleşti.Buruşuk, kanı çekilmiş elini uzatıp televizyonunu açtı."Bu evdeki her şey yaşlı, tıpkı benim gibi.." diye gülümsedi.Televizyonda siyah-beyaz bir film vardı.Hoş, film renkli idiyse de onun renklerini göremeyecekti.Öyle ya televizyonu da siyah-beyazdı.Film Aydan GÜNSÜR'ün filmiydi.Kendini bildi bileli bu kadına vurgundu.Aydan Hanım, elli yıl önce bugün ölmüştü; Hulusi Bey Amca da onunla birlikte..."Şimdi sorsam bir kişi bile bilmez!" diye kızdı insanlara.Hulusi Bey Amca elli yıldır ölümü beklemekteydi, her gün ölebilmek için dua ederdi...Ah bir ölebilseydi, ah bir kurtulsaydı şu yalnızlıktan, ah bir kavuşabilseydi sevdiğine...
Derken sırtından kalbine doğru ani bir sancı saplandı!Önce gülümsedi "zaman geldi." diyerek, sevincin peşi sıra bir burukluk geldi, içinden dışına doğru tüm bedenini sardı.Bir an ağlamak geldi içinden, yok, olmadı; artık ağlamayı bile beceremediğini düşündü.Başı omzuna düştü.Son bir hamleyle başını kaldırıp gülümsedi ve boğuk bir sesle mırıldandı "elveda eski dostlarım, bir daha görüşemeyeceğiz; ben sevdiğime gidiyorum."...
Gözleri duvarda gülümseyen Aydan Hanım'ın fotoğrafına takıldı."Tekrar görüşeceğimizi söylemiştim..." diyerek göz kırptı ve başı yeniden omzuna düştü, bir daha kalkmamak üzere...
Burcu'nun masalı..
Gökyüzü nerelere gizlenmişti o gün? Göremiyordum. Sonra, aniden bir bulut düştü kucağıma... Bembeyaz, tombul, pamuk pamuk... Daha önce hiç koklamadığım çiçek kokuları saçıyordu... Başımı tekrar yukarı kaldırdım, gökyüzü hala yok!. Ben mi çok yüksekteydim; gökyüzü mü benimle oynuyordu? Yoksa ölmüş müydüm?!. O zaman burası cennet miydi?.. Ya da cehennem?... Korktum... kucağımdaki şişko, beyaz buluta sarıldım sımsıkı. Bulut parçalandı sıkınca; şimdi yüzlerce bulut vardı etrafta. Çocuklar gibi koştum, oynadım; bulutları yakalamaya çalıştım...
Sonra birden ayağım kaydı, düştüm... düştüm... düştüm... Düştükçe, yukardan bulutlar el salladı bana, gökyüzü mavileşti. Onlara gülümserken uyandım. Kucağımda tombul, beyaz, peluş bir oyuncak ayı; başucumda mis gibi kokan, adını bilmediğim kır çiçekleri... "Günaydın!" dedi annem, perdeyi açtı... Gökyüzü bana göz kırptı, bulutlar el salladılar. Ben de onlara gülümsedim.
Sonra birden ayağım kaydı, düştüm... düştüm... düştüm... Düştükçe, yukardan bulutlar el salladı bana, gökyüzü mavileşti. Onlara gülümserken uyandım. Kucağımda tombul, beyaz, peluş bir oyuncak ayı; başucumda mis gibi kokan, adını bilmediğim kır çiçekleri... "Günaydın!" dedi annem, perdeyi açtı... Gökyüzü bana göz kırptı, bulutlar el salladılar. Ben de onlara gülümsedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)